Tuesday, September 15, 2026

Haldun

Kardeşim Haldun benden dört yaş küçüktü. 1955 yılında Cihanbeyli’de doğdu. 2004 yılında, Amerika Birleşik Devletleri’nde Norfolk Havalimanı’nda, henüz 49 yaşındayken hayatını kaybetti. Ölüm nedeni kalp kriziydi. Haldun’un kalp rahatsızlığı çok daha genç yaşta ortaya çıkmıştı. Üniversite yıllarının, yani yirmili yaşlarının başlarında, aort kapağında darlık olduğu tespit edilmişti. 1977 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Elektrik-Elektronik Bölümü’nde öğrenciyken Ankara’daki Hacettepe Hastanesi’nde bir doktor tarafından muayene edilmiş, yapılan kardiyolojik değerlendirmede aort kapağında darlık olduğu söylenmişti. O yıllarda bu teşhis ailemiz için çok ağır bir haberdi. Aort darlığının nedeni konusunda bugün bile kesin bir şey söylemek mümkün değil. Genç yaşta ortaya çıkan aort kapağı hastalıklarının doğuştan gelen bir kapak yapısından, örneğin biküspit aort kapağından veya daha önce geçirilmiş romatizmal ateş gibi hastalıklardan kaynaklanabileceği biliniyor. Ailevi yatkınlık da bazı doğuştan kapak hastalıklarında rol oynayabiliyor. Ancak Haldun’un hastalığının kesin nedenini bugün geriye dönerek belirlemek mümkün değil. Haldun, Konya Maarif Koleji’nde yatılı okuduğu yıllarda ağır bir gripal enfeksiyon geçirmişti. O zamanlar acaba bu hastalığın kalp kapağıyla bir ilgisi olabilir mi diye düşünürdük. Fakat bugün bunun böyle olduğunu söylemek için elimizde hiçbir tıbbi kanıt olmadığını biliyorum. Ailemizde de kalp hastalıkları vardı. Anneannem, dedem ve babaannem kalp krizi nedeniyle hayatlarını kaybetmişlerdi. Bu nedenle Haldun’un hastalığının ailevi bir yönü olabilir miydi diye yıllar boyunca düşündüm. Fakat bunu da kesin olarak söylemek mümkün değil. Haldun’un teşhis edildiği 1970’li yıllarda kalp cerrahisi bugünkü kadar gelişmiş değildi. Aort kapağındaki ciddi darlığın tedavisinde açık kalp ameliyatı ve kapak değişimi önemli bir cerrahi girişimdi. Mekanik ve biyolojik kapak seçenekleri vardı. Mekanik kapaklar daha dayanıklı olmakla birlikte yaşam boyu kan sulandırıcı kullanımı gerektiriyordu; biyolojik kapakların ise kullanım ömrü daha sınırlıydı ve ileride yeniden müdahale gerekebiliyordu. Ben 1973 yılında Avrupa’da çalışmaya başladığım sırada Ankara’daki eve geldiğim bir gün Haldun’un yüzünün bembeyaz olduğunu gördüm. Anneme ne olduğunu sordum. Annem ve babam durumu anlattılar. Ben hemen sordum: “Peki bunun tedavisi nedir?” O yıllarda bize anlatılan, Türkiye’de böyle bir ameliyatın oldukça zor olduğu ve ciddi risk taşıdığıydı. Kalbin açılması, aort kapağının değiştirilmesi ve büyük bir açık kalp ameliyatı yapılması gerekiyordu. Amerika’da ise bu tür ameliyatlar daha ileri durumdaydı. Fakat ameliyatın maliyeti de ailemiz için çok büyük bir rakamdı. O yıllarda Amerika’daki hastane, cerrah ve diğer masraflarının toplamının 45-50 bin dolarları, doktor ücretlerinin de ayrıca 15-20 bin doları bulabileceği konuşuluyordu. Haldun bütün bunları düşünüyordu. 1978 yılında Amerika’ya gitti. Orada yaşamını kuracak, eğitimine devam edecek, doktora yapacak, iyi bir iş bulacak ve bir gün gerektiğinde ameliyat olabilmek için yeterli parayı biriktirecekti. Fakat hayat böyle ilerlemedi. Yıllar geçti. Haldun Amerika’da eğitimini tamamladı, doktora yaptı, iyi bir meslek sahibi oldu, evlendi ve iki çocuk sahibi oldu. Kendi sağlığına da dikkat etmeye çalıştı. Doktorların tavsiyeleri doğrultusunda yaşamını sürdürdü. Bu arada tıp da hızla ilerliyordu. Aort kapağı hastalıklarının tedavisinde yeni yöntemler geliştiriliyordu. Ancak bugün bildiğimiz anlamdaki TAVI/TAVR, yani kasık damarından kateterle girilerek aort kapağının değiştirilmesi, 2002 yılında ilk kez insanda uygulandı. Dolayısıyla Haldun’un hayatını kaybettiği 2004 yılında bu yöntem henüz çok yeniydi ve bugünkü yaygınlığına ulaşmış değildi. 2004 yılına geldiğimizde Haldun hâlâ ameliyat kararını erteliyordu. Belki korkuyordu. Belki kendisini iyi hissediyordu. Belki de yıllardır taşıdığı hastalıkla yaşamaya alışmıştı. Belki de o günkü tıbbi koşullarda ameliyatın risklerini düşünüyordu. Bunu artık hiçbir zaman bilemeyeceğim. 2004 yılında eşi ve iki çocuğuyla birlikte Kaliforniya’ya tatile gitmeye karar verdiler. Norfolk Havalimanı’na gittiler. Havalimanında bir gecikme yaşandı. Uçağa yetişme telaşı başladı. Haldun büyük bir stres ve heyecan içindeydi. Ve o sırada kalp krizi geçirdi. Kardeşim Haldun’u kaybettik. Aradan tam yirmi iki yıl geçti. Ama Haldun benim için hâlâ bitmemiş bir hikâyedir. Bazen kendi kendime soruyorum: Acaba Haldun’u Konya Maarif Koleji’ne yatılı göndermeseydik farklı olur muydu? Geçirdiği ağır enfeksiyonun bir etkisi olmuş olabilir miydi? Acaba daha erken ameliyat olması için onu daha fazla teşvik etseydik? Acaba Amerika’ya gittiğinde ameliyat olması için gerekli parayı biz biriktirip destek olsaydık? Acaba daha erken bir tarihte, 1970’lerde veya 1980’lerde, başka bir tedavi mümkün olabilir miydi? Acaba 2004 yılında ameliyat olmuş olsaydı bugün hayatta olabilir miydi? Bunların hiçbirinin cevabını bilmiyorum. Belki de en zor tarafı bu. İnsan sevdiği birini kaybettikten sonra geçmişe dönüp olayları yeniden yaşamaya çalışıyor. Her ayrıntıya başka bir anlam yüklüyor. “Şunu yapsaydık ne olurdu?” diye düşünüyor. “Bunu biraz daha erken fark etseydik?” diye kendini sorguluyor. Oysa geçmişi değiştirmek mümkün değil. Bugün tıbbın geldiği noktadan geriye bakınca, o yıllarda bizim bildiklerimizle bugün bildiklerimizin aynı olmadığını daha iyi anlıyorum. Haldun’un hastalığının gerçek nedeni neydi, ameliyat için en doğru zaman ne olurdu, 2004 yılında hangi tedavi onun için en uygun olurdu; bunların hiçbirini artık kesin olarak bilemeyiz. Bildiğim tek şey şu: Haldun yirmi iki yıldır aklımdan hiç çıkmadı. Bir kardeşin kaybının üzerinden yıllar geçiyor ama bazı acılar zamanla kaybolmuyor. Sadece insan onlarla birlikte yaşamayı öğreniyor. Ben de Haldun’u böyle taşıyorum. Her zaman aklımda, her zaman içimde bir sızı olarak… Ve hâlâ bazen kendi kendime aynı soruyu soruyorum: Acaba başka türlü olabilir miydi?

No comments: