Wednesday, August 19, 2015

1939-1940 istanbul

istanbul fransiz kiz mekteb lisesi

1939-1940 yıllarındayız. Istanbul'da küçük Hadiye ilkokulu bitirmek üzeredir, Fatih Kıztaşı mahallesinde rahmetli olan zabıt katibi Abdülkadir bey babadan  kalma küçük evde otururlar, 1912-13 Balkan savaşları muhaciri Sarayevo'lu anne Fatma Müzeyyen hanım mahallenin gelinlik kızlarına elbise diker, alt kat haneyi kiraya vermişlerdir, az bir parayla çoğu sebze ağırlıklı yemeklerle karınlarını doyururlar, o yıllarda balık bol ve ucuzdur, fakir yemeğidir. küçük Hadiye'nin okul önlüğü çok eskimiştir ama yenisini alacak paraları yoktur. Sepya fotoğraflarda siyah önlüklü arkadaşları arasında beyazlaşmış önlüğü ile çok kolay seçilir.

O sıralarda istanbul'da yabancı dilde eğitim yapan okullar bir ortak karar alırlar, heryıl  fakir ama çok çalışkan birkaç öğrenciyi parasız yatılı olarak alacaklardır, ve bu durumu kimseye söylemeyeceklerdir. Her okul çevre ilkokullara yazı yazar, aday ismi ister, aday öğrencinin çok çalışkan aynı zamanda çok fakir olması şartı vardır.

fransız kız mektep lisesinin talebine her ilkokuldan aday ismi verilir, mayıs ayında okul seçimini yapar, Hadiye'yi seçer ve bildirirler. Sonra araya yaz ayı girer, eylül yaklaşır, okuldan bir ses çıkmaz. Hadiye merak eder, ilkokul öğretmenine sorar, öğretmen okul müdürüne sorar, müdür telefon açar, son durumu sorar.

fransız kız mektep lisesinden cevap gelir. Evet seçimi yapmışlar, başta Hadiye'yi seçmişlerdir, ama o sıralarda tek parti döneminin önemli bir devlet kurumu müdür yardımcısının da ilkokulu bitirmiş bir küçük kızı vardır, kendilerine doğrudan bir talep iletilir, lisenin devlet katları ile bürokrasi ile iyi ilişkiler içinde olması gerekir, Hadiye seçimini gözardı ederler.

Öğretmeni küçük Hadiye'ye durumu anlatır, başarılı insanların her zaman başarılı olacağını söyler, dünyanın sonu değildir. Hadiye olanları çabuk unutur, bu durum hayat boyu başına gelecek ne ilk ne son talihsizlik olur, mahallenin ortaokuluna yazılır, sonra Çapa ilköğretmen okuluna, Ankara Gazi terbiye türkçe-edebiyat braş öğretmenliğine girer, bitirir. 

Yaşına uygun hakim adayı genç bir beyle evlenir, üç oğlu, dört torunu, çok yeni bir torun kızı olur. Emekli olana kadar binlerce öğrenci yetiştirir.  Yıllar öncesine bakınca insan sormadan edemiyor, acaba küçük Hadiye, O meşhur fransız kız mektep lisesine girseydi, hayatı nasıl yönlenirdi? Çok iyi fransızca öğrenirdi, okul bitince herhalde zengin biri ile evlenirdi, sonunda ev hanımı olurdu, Belki böylesi çok daha iyi oldu. 

fransız kız mektep lisesi bu uygulamayı çabuk durdurdu, çünkü istedikleri sonucu alamadılar, amacın dışına çıktılar, yoğun torpil baskısı altında kaldılar, başka yabancı dilde eğitim yaban okullar uygulamayı bir süre daha devam ettirdiler, torpil geldiğinde ona uydular, olmadığında fakir çalışkan öğrencileri seçtiler aldılar, çalışkan öğrencilerin varlığı sınıfın eğitim kalitesini yukarı çekti.

Benim çocukluğumda parasız yatılı lise imtihanları vardı, bu imtihanlara girenler parasız yatılı okullara geçerlerdi, nedense milli eğitim bakanliği üst bürokratlarının çocukları hep Galatasaray(fransızca), istanbul erkek lisesi (almanca) kazanırlardı. Söylendiğine göre bu çocukların başına gönderilen mümeyyizler, onlara doğru cevapları dikte ettirirlermiş, imtihana giren diğer çocuklar bu durumu arkadaş toplantılarında hep anlattılar. Galatasaray lisesinde öğrenilen fransızca'nın çok komik aksanlı olduğunu söylerler, Fransa'ya giden mezunlar aksanlarını düzeltmek için çok çaba gösterirlermiş.

Bilenler, 1980'lerde Ohio ünivesitesine Türkiye'den çok sayıda muhafazakar görüşlü burslu öğrenci geldiğini söylerdi, burs programı pahalı üniversite masraflarını ödediği gibi, iyi de cep harçliği verirmiş. İngiltere Exeter, Abd Vandelbit üniversiteleri türkiye merkez bankası ve dpt memurlarının master programlarına çalışırdı. Gittiler master, doktora yaptılar, da sonra ne oldu? Hangi akademik yayınları yazdılar, hangi bilimsel kitapları yayınladılar? Türkiye'de çok iyi dünya çapında eğitim yapan üniversiteler var artık. Devlet ve özel vakıf üniversiteleri ayrı ayrı değerlendirmek lazım. 

Bugün Avrupada çalışan işçilerimizin orda okuyan 2.3. Kuşak çocukları ingilizceyi, fransızcayı, almancayı, bizim yabancı dille eğitim yapan okul mezunlarından çok daha iyi konuşuyorlar.  Bugün artık lise parasız yatılı imtihanları yok. Yabancı dil öğrenmenin binbir yolu var. En iyisi o dilin konuşulduğu yerde bir dil okuluna gitmek. Ben ingilizceyi çok zor yoldan öğrendim, yabancı dil hazırlık eğitimi almadım, ingilizce eğitim yapan mühendislik fakültesini çok zor bitirdim, staj için ingiltere'ye gitmem bana çok faydalı geldi. ingilizce öğrenmek, öğrendiğim ingilizceyi kaybetmemek en büyük çabam oldu. 

Bugün çoğu kolej mezunundan daha iyi yabancı dilde okuyor, üstelik yazabiliyorum. İlerde umarım ingilizce kitabım da yayına girecek, hala olumsuz "literary agent" cevapları geliyor, ama ingilizce makalelerimin yayınlanması bile benim için önemli bir başarı diyorum. Mesleki konferanslarda ingilizce sunumlar yapabiliyorum, toplantılara hala davetler alıyorum.

Bu yıl Münih'te beş hafta Yoğun Almanca başlangıç dil eğitimi aldım, yirmi kişilik sınıfta diğer öğrencilerin yaşı 18-35 arasında idi. Yaşım ilerlediği için ezber çalışmam daha uzun daha zor geçti, ama çok sevdim. Almancayı öğrendikçe, ders sonrası yolda, markette kullandıkça, insanların tavrını, derdini tasasını sevincini daha iyi çözer oldum. Bana çok iyi geldi.

Göçmen kuşlar

Göçmen kuşlar

Yaz aylarında Büyükada (Prinkipo) mekanına yolunuz düşerse AyaYorgi tepesine çıkın. Denizden 200-metre yüksektedir, Lunapark (Birlik) meydanından bir dik yokuş çıkarsınız, uzunluğu AyaYorgi manastrı kapısına kadar 970-metredir. Taş döşeli Arnavut kaldırımdan yürümenin bir ritüeli vardır, arkanıza bakmayacaksınız, konuşmayacaksınız, sizi yaratana dua edeceksiniz, çocuklarınız, aileniz, milletiniz için iyi dilekler dileyeceksiniz, kesinti vermeden, bir yerde dinlenmeden, mola vermeden ağır bir tempoda 20-25 dakika içinde yukarı çıkacaksınız. Sonra manastır içinde mum dikersiniz, elinizi açar istediğiniz gibi dua edersiniz, dışardaki kafede çay içersiniz, hatta yemek yersiniz, manzara seyredersiniz. Dileklerinizin hepsi zaman içinde gerçekleşir.

Ağustos ayı son yarısında ve devam eden Eylül içinde, boğaz yönüne Rumeli kavağı tarafına  bakın. Gün içinde zaman zaman ufukta bir kara nokta belirir, yavaş yavaş size yaklaşır, bunlar göçmen kuşlardır. Sizden önceki Hristos tepesine konarşar. 1-2 saat nefes alırlar. Avrupa'dan gelmişlerdir, Romanya, Bulgaristan kıyı çizgisini takip ederler, kuzey trakya kıyısından, Kilyos, Rumeli Feneri, sonra Anadolu feneri, boğaz, Kadıköy, Moda derken Büyükada'ya varırlar. Gece gelmişlerse sabahı beklerler, Hristos tepesi eteklerinde göçnen kuşların gaga seslerini duyarsınız. Sabah binlercesi havalanır, Yalova, İskenderun samandağ, süveyş, Nil  vadisi  boyunca uçarlar, Afrikanın güneyine dağılırlar.

Sonra Nisan Mayıs ayları gelir, aynı rota üstünden Avrupa'ya dönerler. Milyonlarca yıldır yaptıkları uçuştur. Leylekler, flamingolar, başka göçmen kuşlar. toplam sayıları 5-milyon cıvarında tahmin ediliyorlar. Tabiat onlara genetik bir rota vermiş onu takip ediyorlar, değişmesine imkan yok. Bu rota tam 3.İstanbul hava limanı üstünden geçiyor. Biz istedik diye, kuşlar göç rotalarını mı değiştirecekler? Gürültü yapıp kaçıracakmıyız? Olacak iş mi?

Sonuç şu, nisan-mayıs ve ağustos-eylül aylarında 3. İstanbul havalimanını mümkün olduğunca kullanmayın. Sabiha Gökçen hava limanını tercih edin. Daha şimdiden bu konuda önlemler alınmaya başlandı. Singapur airlines, Sabiha Gökçen havalimanına döndü, Atatürk havalimanını kullanmıyor. Kuş kazalarından canı çok yanan Lufthansa Sabiha Gökçen'i devamlı kullanmayı planlıyor, ucuz sefer yapan uçak firmaları zaten baştan beri burdalar.

İstanbul 3. havalimanı bölgesinde boş terk edilmiş çok sayıda taş ocağı çukuru vardı, bunlar dolduruluyor, kazıklar çakılıyor, bu genişlikte müsait başka yer yoktu, naşta iyi bir seçim olarak görünüyordu, hafriyat devam ediyor, 3. Boğaz köprüsü yapılıyor, istanbul'un yeni ve daha büyük bir havalimanına ihtiyacı vardı, bütün bunlar, büyük ağaç ve orman kıyımı karşılığında gerçekleşiyor. Ancak göçmen kuşları ne yapacaksınız?

Göçmen kuşlar dünyanın heryerinde havalimanlarının, uçakların korkulu rüyası olmuşlar. Pilot kabini camına çarpanlar, türbin içine girenler, kanatlara zarar verenler, bütün bunlar yaşanmış.  Uçaklar zarar görmüş, tehlikeli kazalar atlatılmış, hatta yaşanmış. Tabiat inat kabul etmiyor, tabiat kanunlarına, insan kanunları ile karşı çıkamazsınız. Tabiat bildiğini okur. Şimdi hepsini bizler bir daha yaşayarak öğreneceğiz.





Thursday, July 30, 2015

Uluslararası Enerji Konferanslarında yerli konuşmacı hakları


İstanbul'da lüks mekanlarda düzenlenen çok sayıda "Uluslararası Enerji Konferansı" duyuruları yıl içinde bana bir şekilde geliyor. Piyasa çalışanlarını davet ediyorlar, yerli konuşmacılara çoğu zaman para ödemiyorlar. 1-2 yabancı konuşmacıyı çağırıyorlar. Onlara "business" gidiş- dönüş uçak bileti ve konferans otelinde konaklama sağlıyorlar. Yabancı konuşmacı için pazarlığa bağlı 1000-5000-10,000 ABD Doları para ödüyorlar. Yabancı konuşmacı, dinleyicileri küçümser havada, cilalı süslü bir İngilizce ile, daha önce belki bin kere yaptığı içi boş sunumu tekrarlıyor. "Biz böyle yaptık, yapıyoruz, siz de aynısını yapın", diyor. Bizim uygulama ortamımız ile onlarınki çok farklı, olmuyor.

Bizim yerli konuşmacılarımız, en az yabancılar kadar iyi. Yerli piyasayı, bizim mevzuatı, yerli uygulamaları, bizim bürokrasiyi daha iyi bildikleri için çok daha faydalı bilgiler verebiliyorlar, ancak bütün bu değerli bilgiler için para almıyorlar, alamıyorlar. Organizatör şirket, "Üste bir de para mı vereceğiz, senin kişisel reklamını yaptık ya, daha neler?" diyor. Şirket reklamı yapanlar zaten sunumlarında bu durumu saklamıyorlar ve zaten para istemiyorlar, üstelik konferansa sponsor oluyorlar, üste para veriyorlar.

Yetkili üst düzey siyasi irade, ilk gün gelip açılışa katılıyor, kurdele kesiyor, çoğunlukla ezberden standart bir konuşma yapıyor ve ayrılıyor. Üst düzey siyasi irade gelince, mutlaka ona bağlı üst düzey bürokratların konferansa katılması bekleniyor. Aynı kurumun üst düzey bürokratları gelen daveti hemen kabul ediyorlar, harcamalar için zaten devlet onlara harcırah ödüyor. Onlar için bir değişiklik oluyor. Onaydan geçmiş bir eski sunumu -ana bilgiler içeren konuşmayı yapıp hemen ayrılıyorlar.

Bakanlıktan, denetleme kurulundan, yetkili kurumlardan yeni ayrılmış eski üst düzey bürokratlar, eğer davet alırlarsa mutlaka konferansa katılıyorlar. Bu sayede yeni iş bulmayı ümit ediyorlar. Büyük özel şirketlerin üst düzey kadrolarından yeni ayrılmış yaşlı profesyoneller, bu tip toplantıları kendileri için yeni iş fırsatları olarak görüyorlar.

Organizator firma, katılımcı veya dinleyici başına 500-1000 ABD dolar alıyor. Konuşmacıdan bile para almaya kalkanları gördüm. Çoğunlukla konuşmacılardan konferans ücreti alınmaz, ama "Tutturabilirsem", diye isteyeni gördüm. Bütün bunlar doğru değil. Bill Clinton konuşma başına 200,000 ABD Doları alıyor. En son İsveç konuşması için 600,000 Euro alacağı basında yer aldı. Amerika'da standart bir uzman davetli konuşmacı 20,000- 40,000 ABD Doları ücret alıyor.

Bizim tavır almamız lazım. Bana gelen davetlere standart cevap veriyorum,
"Thank you for your invitation to public speaking on energy issues in our environment, I expect the organizer company to pay my business class return plane ticket, pay my accommodation in conference hotel plus pay a reasonable fee for my presentation."

Yani, "Konferansınıza konuşmacı olarak katılırım ama, benim seyahat ve konaklama masraflarımı karşılamanız, ayrıca bana makul bir ücret ödemeniz lazım." Ödeyen varmı? Tek tük var, ama ödemedikleri zaman daveti kaçırdığım için hiç üzülmüyorum. Zaten bu işler kısmet, davet gelir iptal edilir, "Niye iptal edildi?" diye sormak abestir. İptal edilmiş ise edilmiştir, bir sonrakine bakarsınız.

CNN, BBC gibi kurumlar özel uzmanlık dalında ekrana çıkan uzmanlara daha sonra para ödüyorlar. İyi bir açıklama yapmış iseniz ve izleyicilerden güzel yorumlar almış iseniz, daha sonra kurum sizi arıyor, banka hesabınızı istiyor, sonra bu hesaba makul bir para gönderiyor. Bizde bu durumun muhasebeleştirilmesi zor, para vermemek daha kolay. Sonra ne oluyor? Ortalık bilmeyenlerle doluyor.

TV haber programlarına davet çok, ama programcı her konuşmanıza 50 saniyede bir, saçma sapan bir soruyla dalıyor, siz anlattığınızı unutuyorsunuz. Programa çıkmamamak daha iyi.

Konferanslarda aksine özel bir uyarı olmadıkça ses ve görüntü kayıdı yapabilirsiniz, bu kayıtları yakınlarınızla arkadaşlarınızla paylaşabilirsiniz, adı üstünde "public speaking", yani "kamuya açık konuşma", yani herkes kayıt yapabilir, yazılı not tutabilir.
ODTÜ Mezunlar Derneği konferans salonunda yaptığımız paneller böyledir, başta konuşmacıdan izin alırız, izin vermezse zaten onu konuşturmayız. Kapalı toplantılardaki konuşmalar bizde "Chatham house" kurallarına tabidir, yani verilen bilgi kullanılabilir, fakat referans verilemez, isim verilemez.

Benim yaş gurubumda artık kişisel reklama, tanıtıma ihtiyacımız yok, neysek oyuz, bizi bilen zaten biliyor. Hepimiz dik durur bu ön şartları istersek, hakkımız olan ödemeyi alırız. Bunları öğrenip konferans organizatörlüğüne geçiş yapanlar olabilir, ama piyasa doydu. Bundan sonra konferans sektöründe daha fazla iş imkanı sınırlı görünüyor.


Üniversitelerin ve meslek odalarının düzenledikleri toplantılara konuşmacı daveti geldiğinde katılmak bir görevdir, bunlarda bir para beklentisi olmaz, olamaz. 2015-08-30 Ankara

Thursday, July 23, 2015

Neden saçların beyazlanmış, arkadaş?


Neden saçların beyazlanmış, arkadaş?
Politikacıların saçlarını boyama özgürlükleri var mı?

Değerli Okurlarım,

Başkan Obama'nın saçları göreve geldiğinde doğal siyahtı, görevde bulunduğu iki dönemde saçları iyice beyazlaştı. Obama bu durumu gurur verici olarak, her vesile ile söylüyor. 2012 başkanlık seçimlerinde oy kullanırken, seçim sandığı görevlilerine eski kimliğini verdi, kimlikte saçlar simsiyah, "Sizler için çok çalıştım, saçlarım o yüzden böyle beyazlaştı" dedi.

Alman Şansölye Gerhardt Schröder'in hikayesi tüm siyasiler için ders alınacak önemdedir. Alman DDP Haber Ajansı, 2002 yılında bir okuyucu görüşüne yer verdi. Okuyucu, "Şansölye, beyazlaşan saçlarını boyamasa daha güvenilir görüntü verecek", diyordu. Schröder bu yoruma gülüp geçeceği yerde, konuyu ciddiye aldı, "küçük düşürücü", savıyla mahkemeye götürdü. Haber Ajansı, "ifade özgürlüğü" olarak savunma yapsa da, Alman mahkemesi önce uyarı, tekrarı halinde ağır para cezası hükmü getirdi. Alman mahkemelerinin yaptırım koyamayacağı, İngiliz ve Amerikan medyası konuyu alaya aldılar. Onlar için "ifade özgürlüğü" kısıtlanamazdı. Schröder'i, "Bad Herr Dye" (Bay KötüBoya) olarak isimlendirdiler. Schröder bir sonraki seçimleri Angela Merkel'e kaptırdı ve siyasete veda etti.

Seçim süresince yoğun seyahat trafiği vardı, bazı siyasilerimiz, berbere gitmeye (veya çağırmaya) fırsat bulamadı, simsiyah saçlarının diplerinde beyazlıklar görülmeye ve bunlar netleşmeye başladı. Bıyıklar beyaz, saçların doğal rengi de herhalde şimdilerde beyaz olmalı. Bu hafta baktım, çoğunda dip kısımlar tekrar siyahlaşmış.

Peki bir politikacı neden saçlarını boyatır? Daha iyi, daha genç görüntü vermek için mi? Kadınlara bu hak verilmiş, CHP kadınları saçlarını rengarenk boyarlar, çoğu hanımın doğal sarışın olduğunu hiç sanmıyorum, MHP ve HDP kadınları saçlarını doğal rengine yaklaştırıyorlar, diplerde beyazlar artınca doğal rengine boyatıyorlar. Kapalı hanımların böyle bir sorunları zaten yok.

Amerikan başkanlık seçimlerinde adaylara bakıyorum, erkeklerde sadece Donald Trump'ta değişik saç rengi ve stili var, diğerleri normal - doğal görünüyor. Demokratlarda sadece Hillary Clinton var, başka ciddi demokrat aday yok, Hillary'nin saçları zaten hep aynı renktir.

François Hollande'de saç azalmış. David Cameron'da saçlar alında azaldı, doğal hafif kırlaştı, muhalifleri, "Saçlarını boyuyor, bizden en basit gerçeği saklıyor", diye eleştri aldı. Kravat takmayan Yunan başbakanı Alexis Tsipras genç, saçlar simsiyah, ama Yunan borç müzakereleri süreçinde yakında saçları herhalde iyice belirgin beyazlaşacak. Eski Yunan Maliye bakanı sert delikanlı motosiklet sürücüsü Yanis Varoufakis kafayı kazıtmış, saç sorunu hiç yok. Bill Clinton'un saçları bembeyaz. John Kerry sağlık nedeniyle yüzüne zorunlu estetik yaptırdı, saçlar doğal beyaz.

Berlusconi'nin yüzünde estetik, kafasında saç ekme var. Çinli yöneticiler siyah takım elbise giyer gibi, tek tip koyu siyah boyalı saçlarla dolaşıyorlar. Putin'in yüzünde çoğu zaman botoks uygulaması var.

Angela Merkel'in saçları hep kısa ve doğal görünümlü. Alman kadınlarında saçlarını sarıya boyatma durumu yok. Onlar bu konuyu hiç dert etmezler. Münih'te konsere operaya gidiyorum, tüm salon beyaz saçlı insanlarla dolu. Almanya'da saçlarını, canlı bağıran sarıya boyatanlar hep yabancılar oluyor.

Benim saçlar beyazlaştı. Kısa kestiriyorum, iyi oluyor. İlerde saçları kazıtabilirim, daha genç gösteriyor-muş. Bizim yaşımızda hafif yanlarda kır saç karizma artırıyor, bilge adam (wise man) görüntüsü veriyor.

CNN anchor ekran saç kuralında, saçlar doğal olacak, CNN anchorwoman Becky, Amanpour, gibi en önemli kadınlar çoğu zaman doğal saçla ekrana çıkıyorlar. Yaşı ilerlemiş erkeklerin Wolf Blitzer, Anderson Cooper, hepsi beyaz-kır saçlı. Böylece, "İzleyiciden birşey saklamıyoruz, onlara gerçeği olduğu gibi veriyoruz", diyorlar.

Botoks, peruk ve estetik konularına hiç girmeyelim. Bence doğal görünüm en iyisidir. Bembeyaz bıyık ile simsiyah saçlar, veya siyah kaşlar ile sapsarı saçlar olmuyor. Politikacıların, boyalı olduğu çok net belli saçlarla seçmen karşısına çıkmasını doğru bulmuyorum. Politikacı seçmenden gerçeği saklamamalı, saçının gerçek rengini bile seçmenden saklamamalı, derim. Bilmem katılıyor musunuz? Ne dersiniz? Baki slm


2015-08-25 Ankara

Friday, July 17, 2015

Apartmanlarda mantolama, ısı ve ses izolasyonu, payölçer sorunları.

Bizim binalarımızda iç duvar ve zemin ses izolasyonu yok. Alt katta bir ses yapıyorsunuz, taşıyıcı çelik dolu beton duvarlar yüzünden en üst kattan duyuluyor, daire içi yıkım gürültüsünden bina içinde kaçmaya imkan yok. Son yıllarda inşaatlarda ses izolasyon çözümleri - tasarımları yeni yeni kullanılmaya başlandı.

Isı izolasyonu iki bitişik tuğla duvar arasına ısıyünü (rock wool) veya strafor konarak yapılır. Tek taraflı dış duvar uygulaması yaz aylarında farklı çalışır. İyi niyetle başlayan yapıştırma dış duvar ısı izolasyonu ters tepti. Dış duvara, çakma- yapıştırma izolasyon yapılmış duvarlar yaz aylarında tüm gün ısıyı emiyor, gece ısı akümlatörü gibi çalışıyor, içeri ısı salıyor, ev içleri yazın "hamam" gibi çok sıcak oluyor. Mantolama kış aylarında belki ısı kaybını önler, ama yazın içeriyi soğutmaz.

Strafor levhalarla yapılan mantolama sağlıksız, çünkü Strafor yanıcı, petrol yan ürünü ve kansorojen bir madde. Yangın olursa, hızla yayılıyor, söndürülmesi zor, ortalık duman içinde kalıyor. Strafor kullanımı aslında "Binaların Yangından Korunması" yönetmeliği ile yasaklandı, ama yaptırım çalışmıyor, uygulama devam ediyor. Mantolama için bina yan yüzünde açılan binlerce dübel binayı zayıflatıyor. Manto, bina içinin havalanmasını engellediği için, iç mekanda havalandırma bozuluyor, "hasta bina sendromu" başlıyor.

Konutlarda ısı-payölçer olan, ve olmayan bloklar var. Olmayanlarda her ay ortalama 250-300 lira ortak gider parası veriliyor, konu bitiyor. Banka otomatik hesabına koyuyorsunuz. Bütün yıl başka bir işiniz olmuyor, yöneticiye eğer "Isınamıyoruz" şikayeti gelirse, çatı izolasyonunu, alt kat zemin izolasyonunu ortak paradan yaptırıyor, herşey normal sürüyor.

Payölçer var olan blokta ise, her ay size ayrı bir rakam geliyor ve siz takip etmek zorundasınız, her ay kaç para gelecek? İnsanlar tedirgin oluyor, Şubat ayında sömestre tatiline giden öğrencilerin evlerinde kalorifer minimumda yanıyor. Bu dairelerin alt-üst-yan komşuları daha çok ısı kaybından dolayı daha çok para ödüyorlar. Yine kuzey yönündeki daireler daha fazla ısınma gideri ödüyorlar. En üst katlar, çatı izolasyonundan sorumlu oluyor, en alt kat zemin izolasyonundan sorumlu, onların masraflarına kimse katılmıyor, karışmıyor. Eskiden ortak genel havuz hesaptan, çatı ve zemin izolasyonu masrafları ödeniyordu.

Evlerin satış değerleri diğerlerinde kıyasla düşme gözleniyor, ısı payölçer olan daireler, sitede ortalama satış fiyatının göreceli en az 10-20k lira altına gidiyor, çünkü bu daireleri artık kimse satın almak istemiyor. Bir kere karar verip sistemi ısı payölçere geçmisseniz, sistemden çıkamıyorsunuz, yani payölçersiz duruma dönemiyorsunuz, tüm kış boyu dairelerini kullanmayanlar, minimum değerde bırakanlar bile ciddi paralar ödüyorlar.

Isı payölçer sistemini kuran 3-4 şirket bu ucuz basit elektronik sistemi satarak iyi para kazandılar. Servis veren şirketin servisini beğenmediniz. Değiştiremiyorsunuz. Böyle iş mi olur? Tümüyle vazgeçtiniz, size uygun değil, sistemden çıkamıyorsunuz. Almanya, Münih'te ısı payölcer sistemi evlerde var, ancak orda her ay belirlenen bir sabit ortak gider ödüyorsunuz. Mesela (1+1) daire için ayda 200€, sonra Ocak ayında bir önceki yılın hesabı toptan yapılıyor. Sizin alacak- verecek sıfırlanıyor, bu arada geçmis yılın sarfiyatına göre yeni yılın ortak aylık ödemesi belirleniyor, tüm bu hesaplar size kitap gibi bir döküman şeklinde veriliyor.

5627 sayılı "Enerji Verimliliği" yasasına göre mevcut binalarda yapılması emredilmiş "iyileştirmeler" bulunuyor. Genel tabiri ile mantolama, payölçer sistemleri mevcut binalarda zorunlu kılınmış. Ama bütün bunlar gerçek hayat ile uyuşmuyor. Mantolama dediğimiz ısı izolasyonu konusunda yaz şartlarında evin içinde "hamam" ortamı duyulmaya başladı. Kışın yaptığınız sözde tasarrufu yazın klima ile tüketeceğiniz elektrik faturanızda kat kat geri ödeyebilirsiniz. Isı payölçer sistemi yurdum gerçekleri düşünülmeden insanların başına tam anlamıyla problem yaratmaktan başka bir işe yaramamakta.

Kışın bina ısı ihtiyacı bir bütündür, toplam bina ısı kaybı bellidir, bir dairenin az kullanımı, diğerinin çok kullanımını gerektirir. Kumar masası hesabı gibidir, kaybeden ve kazananların toplamı "sıfır" olur. Ulusal ölçekte bina toplam harcama bellidir, ulusal ölçekte tasarruf edilen çok bir kazanç yoktur. Mevcut eski sabit ortak ödemeli sistem daha kolay ve daha mantıklıdır. Yazarınız bu uygulamayı doğru bulmuyor ve en kısa zamanda düzeltilmesi, değiştirilmesi gereğini düşünüyor.

Pay ölçer sisteminin mevcut ve eski binalarda uygulanmasının zorunluluğunun bir an önce yeniden düzenlenmesine ihtiyaç bulunmaktadır. Payölçer, firmalara fazla bir sorumluluğa girmeden hem cihaz satışı hem de her ay okuma bedeli altında kolay gelir imkanı sağlamaktadır. Sorumlulukları da apartman yöneticileri ile yaptıkları basit sözleşmelerle olmaktadır. Bu konuda ilgili bakanlığın veya meslek odalarının tip sözleşme hazırlaması yerinde olacaktır.

Payölçer sisteminin mevcut binalarda zorunluluğunun yasadan çıkarılması daha uygundur. Enerji Bakanlığının hazırlamış olduğu ve TBMM'ye sevk edilen yasa taslağında mevcut binalar bu uygulamadan teknik nedenlerle muaf tutulmuş idi. Ne olduysa oldu, yasa Meclis Enerji Komisyonunda görüşülürken bu muafiyet kaldırılıp beş sene içinde uygulanması zorunlu hale getirildi. Mevcut binaların enerji kimlik belgesi çıkmadan pay ölçerin zorunlu tutulması, meclis enerji komisyonunda son anda yapılan değişiklikle oldu. Ancak bu kanunun yaptırımlarını uygulamak çok zor. Tam uygularsanız kamu için hem zor, hem çok masraflı, hem de sistem kilitleniyor. Sonunda çok büyük kazanç ta yok. Yazarınız bu durumu doğru bulmuyor, en yakın zamanda değiştirilmesi gerektiğini düşünüyor. Çünkü ekonomik uygulamalar zorlamayla olmaz, olursa bile yanlış uygulama olur.

Uygulamada ısı payölçer olmayanlar, taktırmayanlar için henüz bir yaptırım gelmedi, yapılamadı. Binlerce bina taktırmadı, yaptırım uygulamaya imkan yok. Tapu satış olayı durmaz. Taktıranlar mağdur oldu, uygulamadan memnun olmayanlar sistemden çıkamıyorlar. Uygulama sıkıntıları sadece ülkemize değil yurtdışında da yaşanıyor. Bugün yasal mevzuat nedeniyle bu pay ölçer sistemine geçmiş binalarda sistemi düzeltmenin veya sistemden vazgeçmenin hukuki olarak çok zor olduğunu gözlüyoruz. Isı payölçer uygulaması gönüllü olmalı, ekonomik olacağına ikna olan taktırır, biz ne karışırız? Zorlamayla bir yere varılmıyor.

İlerde 40-50 katlı rezidanslarda her yıl yapılacak daire içi tadilatlar, mantolama, payölçer uygulamaları herhalde komşuluk ilişkilerini ciddi olarak sınırlara doğru zorlayacak, gibi görünüyor. Ortada iyi düşünülmeden veya tek yönlü düşünülerek acele alınmış kararlar var. Birlikte yaşama adabı yeterince gelişmemiş toplumumuzda teknik sorunlara etik sorunlar da eklenecek.

Haluk Direskeneli, ODTÜ Makina Mühendisliği 1973 mezunu olup, mezuniyetinden itibaren, kamu, özel sektör ve ABD – Türk yabancı ortaklıklarda (B&W, CSWI, AEP, Entergy) ağırlıklı olarak termik santral temel/ detay tasarım, imalat, pazarlama, teklif, satış ve proje yönetimi konularında çalışmış, bugüne kadar termik santral tasarım yazılımları konusunda yerli piyasaya, mühendislik firmalarına, yatırımcılara ve üniversitelere danışmanlık vermiştir. MMO ve ODTÜ Mezunları Derneği Enerji komisyonları üyesidir.


2015-07-29 Ankara

Free Blog Counter