Tuesday, March 03, 2015

Bir İtalyan Treninde (2003)



Değerli Okurlarım,

Şehirler arası çalışan bir yüksek hızlı İtalyan trenlerinde önce makinadan veya gişeden bilet almak, trene binmeden önce bileti perondaki makinada damgalatmak, üstüne tarih- gün - saat yazdırmak gerekir. Bunları yapmaz ve bileti damgalatmadan trene binerseniz yolda ciddi bir ceza ödersiniz. Aynı uygulama Almanya trenlerinde de vardır.

Bir İtalyan müteahhit firma 2003 yılında Türkiye'de bir büyük altyapı ihalesi aldı. İşin ağır- basit- kritik olmayan çelik kontrüksiyon imalat işi için alt yüklenici fiyat verdik, fiyatımız ve teklifimiz uygun bulundu, son kontrat mukavele müzakeresi için şirketin LaSpazia kentindeki merkezine davet edildik. Önce uçakla Milano'ya gittik, sonra trenle 6 Mart 2003 günü şehre vardık.

Özel olmayan basit çelik kostrüksiyon imalat kapsamı için fiyatımızı yazılı göndermiştik. İstenen düzeltmeleri, eklemeleri, çıkarmaları, yenilemeleri, kontrat maddelerini yeniledik. Davet edilmekten çok memnunduk, devam eden piyasa krizi içinde bizim yeni bir iş alabilme potansiyelimiz moralimizi yükseltmişti. Sadece iş almak değil, bu işi bitirebilmek için gerekli yeni alacağımız teknik uzmanlık, yeni kalite kontrol prosedürleri, gelecek paranın yanında ayrıca entellektüel sermayemize katkıda bulunacaktı.

Avrupalı bir firma ile yapılan kontrat müzakeresi bizim yerli piyasada nisbeten küçük ölçekli firmamızın üst yönetimi için çok güzel bir öğrenme süreci idi. İngilizce mukavele detayları, karşı şartlar, ödemeler, teslimat, teklif mektubu hazırlama süresince tek tek tüm müzakere üyelerimiz tarafından incelendi, öğrenildi.

Milano şehir merkezinden trene bindik, Cenova üstünden LaSpazia şehrine geldik. Antalya benzeri Akdeniz kıyısında küçük bir sayfiye kenti idi. Fiat firmasının ihraç limanı burda olduğu için büyük bir ticari kapasitesi vardı. Ayrıca İtalyan deniz kuvvetlerinin bakım onarım tesisleri de burdaydı.

Bizi davet eden İtalyan müteahhit firma, bize LaSpazia şehrinde iyi bir otelde (Lolly Hotel) yer rezervasyonu yapmıştı. Gecesi oda başına 150 Euro B&B. Aylardan Mart, dışarda kesintisiz yağmur yağıyordu. Otele yerleştik, şemsiyelerimizi alıp dışarı çıktık, limana kadar yürüdük, serin yağmurlu hava çok iyi geldi.

Ertesi günümüz müşterimizin işyerinde bir toplantı odasında geçti. Sabah erken başladık. Avans rakamı, fiyat, kalite kontrol, teslimat, ödemeler, ticari şartlar, force majeure, garantiler, gecikme cezaları, erken bitirme primleri, herşeyi konuştuk. Üçüncü taraflardan alınacak çelik malzemelerin tedarik işi de bize verildi.

Onlar %10 avans (ön ödeme) teklif ettiler, projeyi kendi kaynaklarımızdan finase etmemize imkan yoktu. Projeyi "net pozitif nakit" götürebilmek için en az %30 avans, ve takipeden düzenli ödemelere ihtiyacımız vardı. Projeyi kendi kaynaklarımızdan finanse edemezdik, o dönemde yurtiçi finans kurumları da bize yardımcı olamazdı. Sonunda müzakereler çıkmaza girdi. Görüşmelerin kilitlenmesi üzerine daha fazla zaman istedik. Memleketimize dönelim, bankalara soralım, iç finans imkanlarını araştıralım, ne yapabileceğimizi görelim, en iyi şartları oluşturalım, sonra geri dönüp sunalım, dedik.

Gün sonunda teşekkür ettik, karşı taraf bize iyi şanslar diledi, onların işyerinden ayrıldık, kalmaya gerek yoktu, taksiye bindik, doğru tren istasyonuna yöneldik.

Toplantı sonrası çok yorgunduk, aramızda fazla detay konuşmak istemedik, trene bindik, bu arada aceleden tren biletlerini peronda damgalatmayı unuttuk. Damgalamanın kendince bir mantığı var, bileti bugün alırsınız, ertesi gün damgalatıp kullanabilirsiniz. Tren yola çıktı, kıyıdan Cenova'ya doğru bütün istasyonlarda durdu, dışarda güzel bir Akdeniz günbatımı vardı. Yanımızdaki yiyecek- sandviç- erzaklarını açtık. Yogunluğumuzu atmaya çalıştık.

Sonra biletleri kontrol eden Kondüktör geldi. Biletlere baktı, damgasız, ingilizce olarak ceza ödememiz gerektiğini söyledi, "İtalyan olsaydınız 50 Euro ceza vermeniz gerekirdi, konuyu bilmeyen yabancı olduğunuz için 5 Euro ödemeniz lazım", dedi, sonra ekledi, "ben işimi yapmak zorundayım". Bizim geri dönmek bileti tekrar kullanma durumumuz yoktu, cezayı ödedik ama ödenen cezanın haksız olduğu düşüncesindeydik, suratımızda ekşi bir ifade belirdi.

Neyse Cenova'ya vardık, bazı yolcular indi, yenileri bindi, istasyondan ayrılmadan az önce genç ve çok güzel bir İtalyan hanım, elinde ağır bir bavul ile nefes nefese bizim vagona girdi. Treni yakalamak için koşmuş, bitkin düşmüştü. Yan tarafa geçti, bavulunu yerleştirdi, bir dergi çıkardı okumaya başladı.

Yeni Kondüktör geldi, bizim biletlere baktı, ceza ödenmiş, iade etti. Sonra genç güzel Sofia Loren'in biletine baktı. Sofia Loren aceleden aynı bizim gibi biletini damgalatmayı unutmuş. Bilette damga yok. Aceleden bileti damgalatmayı unutan, genç ve güzel bir İtalyan hanıma ceza yazabilir misiniz? Kondüktör bizim yabancı olduğumuzu ve İtalyanca bilmediğimizi düşünerek, İtalyanca, "Hanımefendi bir daha olmasın", dedi ve bileti kendisi damgaladı, bileti iade etti, ceza kesmeden yoluna devam etti. Aslında yaptığı uyarıcı el işareti ne dediğini çok belirgin ifade ediyordu. İtalyanca bilmeye gerek yoktu. Her neyse, zaten kim bir İtalyan treninde, genç güzel bir İtalyan hanımına geç kaldığı için biletini damgalatmadı diye ceza yazabilir? Ben de olsam yazmazdım.

Bizim ihale ne oldu? Yurda döndük, aradık taradık finansman bulamadık, mevcut şartlarımızı bildirdik. Başka bir yerli firma mevcut şartları kabul ederek işi aldı, iş bitiremedi, sadece kendi değil, İtalyan firma da projede zora girdi. Biz küçük firmamızın teklif gurubuna kazandırdığımız uluslararası müzakere ve risk değerlendirme tecrübesi ile daha iyi işler aldık.

Haluk Direskeneli, ODTÜ Makina Mühendisliği 1973 mezunu olup, mezuniyetinden itibaren, kamu, özel sektör ve ABD – Türk yabancı ortaklıklarda (B&W, CSWI, AEP, Entergy) ağırlıklı olarak termik santral temel/ detay tasarım, imalat, pazarlama, teklif, satış ve proje yönetimi konularında çalışmış, bugüne kadar termik santral tasarım yazılımları konusunda yerli piyasaya, mühendislik firmalarına, yatırımcılara ve üniversitelere danışmanlık vermiştir. MMO ve ODTÜ Mezunları Derneği Enerji komisyonları üyesidir.

2015-03-05

Sunday, February 22, 2015

Vincenzo Bellini "I Puritani" Opera Ankara

Değerli okurlarım,

Bellini'den "I Puritani" operası Ankara sahnesinde başlayacak, dediler. Hemen gittim Ankara Sakarya Karanfil sokaktaki Dost Müzik evinden "I Puritani" CD'sini aldım. Kesmedi, Münih'te iken bir başka CD daha aldım. Her yeni opera benim için yeni bir macera, yeni bir serüven. Hergün sanki 3-öğün yemek yer gibi CD'yi 3- kez dinledim, kulağım yavaş yavaş alıştı, artık "belcanto" melodileri kafamda takip edebiliyorum. Ayrıca Spotify ve YouTube kayıtlarını da dinledim, kendimi hazırladım.

Opera 21 -Şubat 2015 cumartesi Premier (ilk sahneleme) ile başladı. Bu opera bir aşk hikayesi, olay 1640 yıllarında Ingiltere iç savaşı- Cromwell döneminde geçiyor, sonu güzel bitiyor.

Cast olarak Elvira başrolü için dört (4) -ayrı soprano çalıştı. Premier gecesi, solist listesinde ismi sonda olan genç soprano "Görkem Ezgi Yıldırım" sahneye çıktı. Yaşına uyumlu karakterde dengeli oyunu ile rolünü kusursuz seslendirdi. Diğer solistler operamızın tecrübeli, mükemmel sesleriydi. Özellikle Tuncay Kurtoğlu, Çetin Kıranbay harika seslendirdiler. Yönetmen Gürçil Çelikbaş klasik sahnelemeye sadık kalmış, çok iyi etmiş. Dekor yeterli makul, değişmesi kolay ve ekonomik tasarlanmış. Dönemin kostümleri gerçeğe yakın ve çok güzeldi. Alman şef Florian Frannek yönetiminde orkestra kusursuz çaldı. Arturo karakterinde "Deniz Leone" lirik sesiyle ilk iki gece bizlere elinden geleni verdi. Cast içinde başrol karakter için çok iyi dört soprano ve üç tenor hazırlandılar, bekliyoruz.

Kostümler özenle hazırlanmış, perde sonlarında donan sahneleme ve ona uyumlu ışık düzeni pek güzel. Ankara opera sahnesinin bir özelliği, perdeden biraz geride sesler boğuluyor, merdiven üstünden şarkı söylemek çok riskli, sesiniz duyulmaz oluyor.

25/02 gecesi Elvira rolunde "Eylem Demirhan" sesinin hakkını verdi. Eser Ankara sahnesinde 4-7-11-30/03, 06/04 günleri tekrar oynayacak. Tüm Cast sanatçıları dinlemek için, internette biletler çıktıkça almaya başladım.

Bunları dünya çapında sanatçılardan çeşitli kayıtları günlerdir dinleyen, bu yüzden pek mütevazi olmayan bir kulak söylüyor. Operayı sevmek için, mutlaka konservatuar bitirmek gerekli değildir. Yazarınız bilet parasını verip seyreden, konservatuar eğitimi almamış bir izleyicidir. Protokolde yoktur, davetiye ile en iyi yerden bedava opera seyretmediği için, her oyunu beğenmek zorunda da değildir. Opera seven, kulağını eğitime açık tutan, ortalama bir seyirci- dinleyici durumundadır. Gördüğünü, duyduğunu, izlenimlerini yazar, ister beğenirsiniz, ister beğenmezsiniz, size kalmış.

Bu anlaşılmaz karmakarışık ortamda, opera ve klasik müzik herhalde bizler için en iyi ilgi - meşguliyet konuları olacak. Opera konularında sizin bir duyumunuz, uyarınız, düzeltmeniz, yorumunuz, tavsiyeniz, katkınız varsa lütfen bana yazın.

Haluk Direskeneli, ODTÜ Makina Mühendisliği 1973 mezunu olup, mezuniyetinden itibaren, kamu, özel sektör ve ABD – Türk yabancı ortaklıklarda (B&W, CSWI, AEP, Entergy) ağırlıklı olarak termik santral temel/ detay tasarım, imalat, pazarlama, teklif, satış ve proje yönetimi konularında çalışmış, bugüne kadar termik santral tasarım yazılımları konusunda yerli piyasaya, mühendislik firmalarına, yatırımcılara ve üniversitelere danışmanlık vermiştir. MMO ve ODTÜ Mezunları Derneği Enerji komisyonları üyesidir.


Ankara, 2015-02-28

Thursday, February 19, 2015

"İtalya'da bir Türk" operası Antalya sahnesinde


Değerli Okurlarım,

Gioachino Rossini'nin ilk 1814'te Milano'da oynanan, "İtalya'da bir Türk"- "il Turco in Italia" operası Antalya Devlet Opera ve Balesi tarafından Mehmet Ergüven rejisiyle sahnelendi. Eser İtalya'da 16. yüzyılda geçen ve sonu mutlu biten bir aşk hikayesi, "Bella Canto" tarzında yazılmış, kulağa hoş gelen çok güzel melodilerle dolu.

Premier (ilk sahneleme) 17 Şubat gecesi yapıldı. Koroda çok sayıda kadın sanatçı var. Kadın koro üyeleri değişik elbiseler giymişler, dekolte tuvaletler giyenler, yöresel elbiseler, halk oyunları kıyafetleri yanında 2- türbanlı kostüm giyen de var. Burda olay "Türban" değil. Kadınların yediklerine, içtiklerine, giyimlerine, davranışlarına karışmak kimsenin haddine düşmez, ancak burda başka bir durum söz konusu. Operada sadece bir Türk karakter (Prens Selim veya Cem Sultan) var. Zamanında giydiği erkek türbanı ile Avrupa kadın modasını etkilemiş.

Bu bir modern sahneleme. Yönetmen modern sahneleme yapabilir, Ankara opera sahnesinde gördüğümüz Rigoletto gibi, oyunu 1924 Napoli'ye taşıyabilirsiniz. LaBohem'i bugünün Paris ortamna getirebilirsiniz. Münih operası güncel sahnelemeleri çok yapar. En son "Don Giovanni" ve "Il Trovatore" güncel elbiselerle oynandı. Arka fonda çırılçıplak bir genç balerin ve kontrast olsun diye yine çıplak bir yaşlı kadın oyuncu vardı. Çırılçıplak oyuncuları bizim sahnelerimizde görmek herhalde imkansız. Böyle uygulamayı ancak Münih operasında görürsünüz. Bunları yaparken sahneye, bütün olarak zamanı- mekanı- ortamı taşıma yapmalısınız.

Münih operasında "il Turco in Italia" 2014 yılında modern ortamda sahnelendi, başroldeki soprano oryantal dansöz elbiseleriyle sahneye çıktı. Yer- mekan- zaman günümüzün tatil kampı ortamında yine İtalya'da geçiyordu. Hoş eğlenceli güzel bir sahne uygulamasıydı. Benzeri yapılabilirdi. Madem böyle bir güncel sahneleme yapacaktınız o zaman tümüyle Italyan koro kullansaydınız, derim. Çünkü ortam İtalya, tüm karakterler italyan, sahnede tek bir Türk karakter var.

Mozart operası "Saraydan Kız Kaçırma"yı herkes modern sahneleyebilir, ama bizler yapmamalıyız. "Saraydan Kız Kaçırma" operası bizim görkemli geçmişimizi sahnelemek için çok önemli bir fırsattır. Aynı şekilde "il Turco in Italia" operası eski görkemli tarihi dönemlerimizi anlatmak için çok güzel bir fırsat idi. Başkaları bu opera için modern sahneleme deneyebilir, ama biz yapmamalıydık. Tarihimizin muhteşem dönemini, en güzel tarihi kostümlerle anlatmak için çok güzel fırsat yakalamıştık.

Seyirci sahnede gördüğü duruma- ortama- anlatıma- yoruma itiraz etmiş, oyunu protesto edenler, ara verilince salonu terk edenler olmuş. "Rossini -italya'da bir Türk! ismini değiştirelim, Antalya'da siyasi iradeye nasıl yaranırım operası! Gerçek opera ile pek ilgisi- alakası kalmamış!" diyenler var. Andante dergisinde yönetmen ile yapılmış bir söyleşi var. Yönetmenin siyasi iradeye yaranmak gibi bir çabası yok. Sahneye 2-3 dakikalık bir güncel yansıma yapmış, gereksiz tepki almış.

Deneyimli yönetmen yapmaması gereken çalışmaya girmiş, günümüzün arabesk- yontulmamış- kaba yönünü ortaya çıkarmış. Doğru yapmamış. Sonunda opera seyircisi isyanları oynamış, kendisini sahnedeki kaba ortama ait hissetmemiş. Opera seyircisi tatsız olan günlük yaşamdan kopmak için oraya geliyor, ona bir masal anlatmanız lazım, siz tutup tatsız gerçekleri gözüne sokuyorsunuz. Opera seyircisinin büyük kısmının dünya görüşü, ortalama seçmenin dünya görüşü ile aynı değildir.

Bunca harcanan çabaya yazık olmuş, hiç iyi olmamış. Antalya sahnesi belki bu operayı boş koltuklara oynayacak, "biletiva" internet bilet satış sitesinde son bilet satınalma durumuna baktım, en yakın gece için 800 kişilik salonda doluluk durumu iyi değil. Operalarımız internet sayesinde her gece full bilet satıyorlar. Her yer dolu. Ancak bu opera için sessiz bir itiraz- tepki yürürlüğe girmiş. Kimse seyretmek istemiyor. Reklamın iyisi- kötüsü olmaz, denir, ama doğrusu- yanlışı olur, yanlış ters teper satmaz, çalışmanız elinizde kalır.

Müzik, roller, yorum, sesler konularında genel değerlendirme maalesef yapamadık, yersiz bir yoruma takıldık kaldık. Klasik sahneleme yapılsaydı çok daha doğru olurdu, güncel tartışmalarla ilgi çekmek herhalde ters tepki çekmiş. Kimse ilgilenmez olmuş. Seyirci gelmezse kime oynayacaksınız? Bu sahneleme belki muhafazakar seyirciyi merak cazibesiyle kısa süreli salona çeker ama onlar da kendileri için çok yabancı bu müziğe (veya zulüme) ne kadar dayanabilirler bilemem.

Sizin konu hakkında bir duyumunuz, uyarınız, düzeltmeniz, yorumunuz, tavsiyeniz, katkınız varsa lütfen bana yazın. E-posta adresim; HalukDireskeneli at gmail dot com

Haluk Direskeneli, ODTÜ Makina Mühendisliği 1973 mezunu olup, mezuniyetinden itibaren, kamu, özel sektör ve ABD – Türk yabancı ortaklıklarda (B&W, CSWI, AEP, Entergy) ağırlıklı olarak termik santral temel/ detay tasarım, imalat, pazarlama, teklif, satış ve proje yönetimi konularında çalışmış, bugüne kadar termik santral tasarım yazılımları konusunda yerli piyasaya, mühendislik firmalarına, yatırımcılara ve üniversitelere danışmanlık vermiştir. MMO ve ODTÜ Mezunları Derneği Enerji komisyonları üyesidir.


2015-02-22

Wednesday, January 28, 2015

Münih operasında "La Boheme"


Değerli okurlarım,

Küçük oğlum yıllar öncesinde Ankara opera sahnesinde LaBoheme operasının ikinci perde çocuk korosunda iki sezon söylediği için LaBoheme operasını kaç kez seyrettiğimi unuttum. Her notasını her hareketi bildiğim halde hala her yeni seyredişim benim için bir yeni heyecan oluyor. Münih'te kaldığım süre içinde mutlaka birkaç opera görmek istedim. Bayerische StaatsOper internet sayfasından (www.staatsoper.de) LaBoheme için son kalan birkaç biletten birini aldım. 

Son güne kalmamak için operanın arkasında yeni açılan gişe binasına gittim. Üye numaramı verdim, email ile gelen teyit bilgisini ipad üstünden gösterdim. Biletim kesildi, geldi, yeri kontrol ettim, yanda biraz zor sahneyi gören bir yerde verilmiş. Daha iyi ortada bir yer varmı? Diye sordum. İadeler olmuş, balkonda tam ortada, sahneyi net gören üst balkonlardan birinde bir koltuk var. 30€. Çok makul, parter biletleri 90-160€ aralığında satılıyor. Benim eski bileti geri almadılar, "siz kapıda isteyene satarsınız" dediler. Fazla bir bilet elde kaldı.

Bizim kuruluşta (mvhs.de) beraber iş ortaklığı yaptığımız bir genç yazılım mühendisi var, sempatik Mısır'lı bir delikanlı. Operaya ilgisini daha önceden biliyorum, bir kez bana "opera bileti nasıl alınıyor?", diye sormuştu. Kantinde kahve içerken sordum, "bir fazla opera biletim var, istermisin?", çok sevindi.  Bileti aldı, parasını ödemek istedi, "önce operayı gör, sonra ödersin, veya bana bir kahve ısmarlarsın", dedim. Teşekkür etti. Yanında o sırada genç ispanyol bir güzel genç kız vardı, genç kız gözlerini açtı bizi dinledi. 

Opera akşamı dışarda lapa lapa kar yağıyordu. Bilet parası içinde operaya gidiş dönüş metro u-bahn, tram, s-bahn seyahat parası da var. Gidiş dönüş için bilet almıyorsun, herşey opera bileti parası içinde. (Www.mvv.de) U-bahn u2'ye bindim, u-6'ya aktarma yaptım, Odeon platz istasyonunda indim, dışarda kar yağışı daha artmış, şemsiye almayı unutmuşum. Kumaş paltom, yün berem silme kar oldu. Yürüyerek opera binasına vardım. Benim gibi çok sayıda opera sever aynı yolla gelmişti, ayrıca opera kapalı garajı girişi otomobillerle doluydu. Opera binası önünde üç adet büyük şehirlerarası tur otobüsü başka şehirlerden seyirci getirmişti.

Opera binasına girdim, biletimi kestirdim, bir kat gukarı çıktım, tuvalette paltomun karlarını silkeledim, paltomu vestiyere verdim. Vestiyer ücretsiz, her paltoyu askıya asıyorlar. Üst balkona merdivenlerden çıktım. Ara katta cafe vardı, girdim, bir küçük şişe Merlot 20cc kırmızı aldım, 6.50€. Ağır ağır keyfini çıkararak içtim, üst balkonda18:45'te kapılar açıldı. Yerimi buldum, oturdum. En üst balkon ancak en orta yerdeydi yerim. Sahne yukardan net görünüyordu. Sol tarafıma tur otobüsleri ile Münih dışından gelen gençler oturdu. Sağ yanımda bir Münih'li aile geldi, dürbün getirmişler, sırayla kullandılar.

Saat 19:00'da büyük perde açıldı, opera başladı. Klasik Paris sahnelemesi yapmışlar. münih operası alışılmışın dışında modern yeni denemelere açıktır. Bizim her zaman bildiğimiz sahneleme yapılmış. Orkestra çok büyüktü. Baş rollerde hiç Alman yoktu. Mimi karakterinde Romen soprano muhteşem lirik ses Anite Harting, Musette karakterinde Güney Afrikalı güzel siyahi soprano Golda Schultz, şair Rodolfo tenor Koreli Wookyung Kim, diğer ana karakterler italyan sanatçılar tarafından paylaşılmıştı, sesler çok güçlüydü, Münih opera sahnesine çıkmak için 2000-seyirci kapasiteli büyük salonu güçlü sesle doldurabilmek lazım.

Dört perde opera için tek ara verdiler, Mısırlı delikanlı ile ispanyol genç kıza cafe'de rastladım, her ikisi de operada olmaktan çok memnundular, internetten bir bilet daha almışlar, alt balkonda daha güzel boş koltuk bulmuşlar, bu müthiş operanın keyfini çıkarıyorlardı. Finali çok dramatik biten opera sonrasında aralarında güzel birliktelik olurmu, şimdiden bilemem, olursa, hayırlı bir işe vesile olmuş olacağız, ben çok sevineceğim, 

Opera konusunda sizin bir uyarınız, düzeltmeniz, yorumunuz, tavsiyeniz, katkınız varsa lütfen bana yazın.  E-postam; HalukDireskeneli at gmail dot com

Obersdorf, Almanya, 28 Ocak 2015

Haluk Direskeneli, ODTÜ Makina Mühendisliği 1973 mezunu olup, mezuniyetinden itibaren, kamu, özel sektör ve ABD – Türk yabancı ortaklıklarda (B&W, CSWI, AEP, Entergy) ağırlıklı olarak termik santral temel/ detay tasarım, imalat, pazarlama, teklif, satış ve proje yönetimi konularında çalışmış, bugüne kadar termik santral tasarım yazılımları konusunda yerli piyasaya, mühendislik firmalarına, yatırımcılara ve üniversitelere danışmanlık vermiştir. MMO ve ODTÜ Mezunları Derneği Enerji komisyonları üyesidir.

Thursday, January 01, 2015

"Fury" (Öfke) sinema filmi, ve Sherman savaş tankları


Değerli Okurlarım,

"Fury" filmi, savaş filmi sevenler için bir kült (özel, az bulunur, güzel) eser olmuş. Ancak herkese göre değil, savaş vahşetini görsel olarak seyredebilmek çok zor. Özellikle Sharman tankları ile Tiger tankının savaşı çok etkileyici. "Fury" (öfke), tanka mürettebat tarafından verilen isim. Savaş tankı üretimi, makina mühendisliği konusudur. Otomativ bilimi sanatının en üst noktasıdır. Sürücüyü güvende tutacaksın, caydırıcı saldırı gücün olacak, düz offroad arazide saatte en az 50-60 km hızla gidebileceksin, bu hızla giderken düşmanı belirleyip, hareket halinde isabetli atış yapacaksın, hepsini tank başına bugün 5-6 milyon ABD dolar bütçe içinde üreteceksin. Bunlar kolay işler değil, ama bizim zor coğrafyamızda yaşamak için bütün bunları yapmak zorundayız.

"Fury" filminde anlatılan ABD üretimi Sherman tankı, savaş zamanında askerler tarafından "ölüm tuzağı" (death trap) olarak isimlendirilmiş. Sherman, isabet alınca çabuk yanıyor, ve içindeki mürettebat yanarak ölüyor. Bir Alman Tiger tankını yok edebilmek için 4-5 Sherman yok oluyor. Yanarak ölmeyi baştan kabul ederek tankın içine giren Amerikalı askerlere acımamak mümkün değil.

Aslında 2.Dünya savaşında Sherman tankları seçimi yanlış bir kararla devreye sokulmuş. Doğru- yanlış karar verilmiş ve savaş süresinde 5-ayrı Amerikan fabrikasında seri olarak 50,000 adet üretilmiş. 400 (sonra 470) hp benzin motorlu, isabet alınca hemen yanıyor. Mürettebat yanarak ölüyor. Savaş sonrasında üretim durdurulmuş, elde kalanlar acele başka ülkelere gönderilmiş.

Kuzey komşumuzun efsane T-34 tanklarının hikayesini iyi okumak öğrenmek lazim. Tekerlek süspansiyonları, ve yürüyüş paletleri, Amerikan "Walter Christie" tasarımı, Caterpillar traktörü olarak Rusya'ya 1930'larda gönderilmiş. Yürüyüş takımı Amerikan traktöründen kopyalanmış. Tank motoru arkada, su soğutmalı 500hp diesel yakıtlı Alman BMW kopya tasarımı, bakım tamir basit, işletimi problemsiz. Tankın kolay menevrası var, dışı özel alaşımlı eğik zırhla korunmuş.

Kurşun, top mermisi tankın eğik metal zırhı üstünde sekiyor ve işlemiyor. Üstte arkada duran 2-adet büyük yedek yakıt tankı uzun mesafeleri geçmek için gerekli, savaş sırasında yakıt tankları dışarı atılıyor. T-34 tanklarının tasarımı ve üretimi saklı tutulmuş. Üretilen 1000-adet tank ilk defa Kurtz savaşında Almanların karşısına çıkmışlar. Hızlı, dayanıklı, güçlü T-34 tankları karşısında Almanlar şaşkınlığa uğramışlar. Rusların geri teknolojisiyle kolayca başa çıkacaklarını sanıyorlarmış, ama tam tersi olmuş. Karşılaşmada Almanlar yenilgiye uğramışlar. Kurtz savaşı sonrasında Almanlar ellerindeki tankları geliştirmişler, arayı kapamaya çalışmışlar ama savaşı kazanmaya yetmemiş. Ural dağlarının Sibirya tarafında, cepheden çok uzakta 5-ayrı fabrikada savaş süresince 84,000 adet üretilmiş. T-34 tanklarının ilk üretimi sırasında radyosu yok, tank filosu aralarında bir süre bayrakla haberleşmiş.

T-34'lerin offroad surati saatte 50 km, Almanlarınki ise 30km. Hitler "Bu tankların varlığını bilsem Rusya cephesini açmazdım", demiş. T-34 tankları, 2.Dünya Savaşında doğu cephesinin kahramanı olmuş, zaferin kazanılmasında büyük rol oynamış.

T-34 Savaş Tankının ana tasarımını yapan genç mühendis "Michael Koshkin", ilk prototipin güvenilirliğinin ispatı için, kışın sert soğuğunda fabrikadan Moskova komuta merkezine 2000-km tankı sürmüş, yolda zatürriye olup hayata veda etmiş. Onay alındıktan sonra seri üretime geçmişler. Stalingrad savaşı sırasında, yakın fabrikada üretimden çıkan tankları boyamaya zaman yokmuş, üretim hattından çıkan T-34 tanklarını, bazan boyasız savaşa sürmüşler, inanılmaz bir tarih yaşanmış.

İlk önemli Tank savaşlarından biri 1941'de Kuzey Afrika'da olmuş, Libya çöllerinde Amerikan Sherman tankları ile Alman Panzer'ler karşılaşmış. Amerikan Generalleri savaş aracı olarak Sherman tanklarını seçmiş, zayıf ve top menzili kısa, top güçsüz ama daha hızlı diye. General Patton, "Önemli olan hızla hareket edip Alman Panzerlerin arkasına geçmek ve onları arkadan vurmak", demiş. Bunu eski çağlardaki "Roma- Kartaca" savaşlarını anlatan kitaplardan öğrenmiş.
Kartacalıların savaş fillerini yenmenin yolu, fillere önden yol vermek, arkalarına geçmek, sonra filleri en zayıf noktaları olan arkalarından mızraklarla şişlemek imiş, eski çağlarda bu taktik işe yaramış. Sherman tankları da Kuzey Afrika'da aynı taktiği uygulamaya çalışmışlar, ama olmamış. Bir Alman tankını vurmak, en az 4-5 Sherman tankının yanarak yok olmasına sebep oluyormus. Neyse uzun menzilli toplar ve uçaklar imdada yetişmiş. Almanları bitiren, Alman yakıt gemilerinin Akdeniz'de İngilizler tarafından batırılması olmuş. Yakıtsız kalan Alman tankları hareket edemez olmuşlar, ve savaşı bırakmışlar. Alman General Rommel kendini kurtarmış, kendisi uçakla Almanya'ya dönmüş. Askerlerinin çoğu esir düşmüş.

Toplamda 340 bin savaş esiri Alman askeri gemilerle Amerikaya yollanmışlar, Güney Eyaletlerin pamuk tarlalarında tüm savaş boyunca pamuk toplamışlar. O sırada Alabamalı siyahlar Amerikan ordusunda asker olmuşlar, Avrupa'da beyazları kurtarıyorlarmış.

****

T-34 tanklarının ilk defa Almanlar karşısına Doğu cephesinde bir anda çıkmaları, savaş hikayelerinin en iyisidir. Rus tasarımcı "Michael Koshkin"'in ilk prototipi tek başına 2000-km offroad boş arazide sürerek, yeni tasarıma olumsuz bakan generallere tankın dayanıklılığını ispatlaması, yolda soğuktan zatürriye olup, arkasından ölmesi ise en hüzünlü tarafı. Savaş boyunca Ruslar 5-ayrı fabrikada seri olarak toplam 84,000 adet T-34 üretmişler. Savaş sırasında tasarım devamlı geliştirilmiş, zırh kalınlaşmış, top gücü yükseltilmiş. T-34 tanklarının 50,000 adeti savaşta tahrip olmuş, ama kalanlar doğu cephesinde savaşı kazanmışlar.

T-34 ve Sherman tankları, Alman Tiger ve Leopard tanklarına göre daha zayıf. Top küçük, zırh daha ince, ama sayıca çok daha fazla üretilmişler. Savaşta Amerikalılar bilinçli olarak çok sayıda Sherman tankını ileri sürmüşler. Leopard tankı bunların birine ateş ederken, birkaç tane başka Sherman tankı da Leopard'i avlıyormuş. Leopard'in vurduğu bitiyor ama Leopard sonuçta devre dışı kalıyormuş. Aynı şey T-34 için de geçerli imiş. Yoldaşlar çok sayıda tank üretip cepheye sürmüşler. Kış koşullarına uyumlu, bakımı onarımı kolay çabuk, zırhı eğik ve kalın, topu önceleri zayıf ama sayıca çok olduklarından Alman tanklarının sonunu getirmişler.

Tankçılıkta yanarak ölmek maalesef işin fitratında var. Zırh delici patlayıcı başlıklı mermi, içe doğru konik burun patlayıcılı yapısı sayesinde, çarptığında, zırha çok yüksek bir alev hüzmesi üfürüyor. O noktada zırh eriyor ve tankın içine birkaç bin santigrad derecede alev pükürtülmüş gibi oluyor, mürettebat kavruluyor. Tankın içindeki cephane eğer alev alırsa, hepsi birden patlıyor, yanıyor. Anti-tank silahları arasında bir de zırh delici mermili olanlar var. Merminin içinde kalem gibi sivri uclu tungsten delici uç oluyor. Mermi zırha çarpınca, tungsten kalem zırhı delip, tankın içine giriyor, o hızla dolaşmaya, ne varsa delmeye, cephaneyi patlatmaya yariyor. Şimdilerde, zırhı kalınlaştırmakla bunlara karşı çıkılamayacağını anlayan tasarımcılar, tankın üstünü patlayıcı paketlerle donatıyorlar. Zırh delici mermi önce bunlara çarpıyor, dışarda patlayıp erken tepki veriyor, zırh delici merminin erken deşarjını tetikliyor. Asıl zırhtan uzakta devreye girmesini sağlayıp, etkisini kesiyorlar.

Günümüzde tank muharebesi, tank avantajı azaldı. Tank avcısı uçaklar, helikopterler ve hassas uzaktan kumandalı mayınların devreye girmesiyle, muharebelerde tank etkisi azaldı. Amerikalılar Irak'ta ilerlerken yol kenarlarındaki hurda hale gelmiş zırhlı araç ve tankları hatırlayın. Saddam'in demode zırhlı birlikleri tank avcısı helikopterlere yem oldular. T-34'lerin etkisi Kore savaşında M60 Patton tankları ve Anti-tank bazukalar karşısında bitti, demode oldu, daha güçlü yeni tasarımlar üretildi. Savaşmak zalimce, insanlık dışı bir şey, ama caydırıcı olacak derece güçlü olmak gerek.

Yerli MBT (main battle tank) savaş tankının donanımları kamuya açıklandığı kadarıyla devam ediyor. Sadece sürüş kontrolü yetmiyor, şu ana kadar sadece sürüş testleri yapıldı. Hava saldırısına karşı korunak radar düzenleri, koruyucu kamera düzenleri, anti-mayın düzenekler test edilecek. Savaş testi henüz hiçbir yerde yapılmadı, en az bir prototip Afganistan'da denenseydi herhalde iyi olurdu.


Afganistan'a sadece barış getirmek için gidilmiyor, herkes orda kendi ürettiği savaş malzemesini savaş ortamında test etmeye gidiyor. İngiliz, Alman, Amerikan tankları orda test ediliyor. Rus tanklarının test yeri şu anda Çeçenistan, Ukrayna ve Suriye. Suriye'nin tank gücünü iyi bilelim ve ona göre konuşalım. Suriye'nin elinde toplam 4850 adet, T-55-62-72 demode Rus tankları var. İlerde belli olmaz bakarsınız son model T-90'lar Suriye'ye verilebilir. Irak'taki Amerikan Abrams tankları kontrolsüz ellerde bize karşı kullanılabilir. Bizim üreteceğimiz tankların, diğer 3.kuşak modern savaş tanklarıyla eşdeğer hatta onlardan daha iyi olması lazım. Tersi durumunda savaş alanında yaşama şansı yok.

Elde şu anda 4-adet MBT prototip var. 2016'dan itibaren 250-adet guruplar halinde 4-batch seri üretim yapılacak. Birim bütçe standart tank başına 5-6 milyon ABD dolar tahmin ediliyor. 1000-adet tank bölgede ciddi bir güç gösterisi olacak, kime karşı caydırıcı olacak bunu iyi incelemek lazım. Bölge ülkelerinden Suriye'nin elinde Rus tasarımı T-55-62-72'lar, İsrael'in kendi üretimi Merkava M4, Irak'ta ABD'nin bıraktığı Abrams tankları, Iran'in eski M60 Amerikan Patton ve kendi geliştirdiği tanklar var.

Eğer tanklar düşman eline geçerse uzaktan kumanda ile kendi kendini yok edebilecek, veya çalışmayacak elektronik donanıma sahip olmalı. En son Irak'ta ISIL eline geçen 19 adet Amerikan Abrams tanklarında bu "demobilize" özellikler kullanılmış. Tanklar başkalarının eline geçince elektronik olarak kullanılmaz hale getirilmiş.

Bu tankların hepsinde havadan uçak ve helikopter saldırısına karşı radar korunma ve füze gücü var. Prototip tankda sadece sürüş testlerinin kayıtlarını izliyoruz, hareket halinde top hedefe sabitleme kontrolü ve isabetli vurma kapasitesi olmalı. Diğer tankların tanıtım videolarında top namlusu elektronik olarak hedefe sabitleniyor, tank hareket halinde iken top hedefe sabit durmaya devam ediyor. Mürettebat sayısı son model tanklarda artık üç'e inmiş. Günümüzün tankında çok sayıda bilgisayar var, bu yüzden siber güvenlik çok önemli oluyor.

2. Dünya Savaşının sonuna doğru Almanlar "Giant Tiger" isimli çok büyük bir tank yapıp Fransa cephesine gönderiyorlar. 70 tonluk bir dev ama başarılı olamıyor, çünkü yollar dar, kolay manevra yapamıyor, yerleşim yerlerine girince dönemiyor, çok ağır olduğundan köprülerden geçemiyor, özel köprü yapmaları gerekiyor. Yani tank büyüklüğünün de bir sınırı var. Tiger tankları savaşın başlarında Rusya bozkırında başarılı oldu. Alman tankı 1 km. menzilde isabetli atış yapıp, karşıdaki tankı vuruyor. T-34'lerin menzili ise 500 metre. Alman tanklarına önceleri yaklaşamıyorlar. Daha sonra yakın dövüşte üstünlüğü ele geçiriyorlar. Uçaklara haber veriyorlar, yukardan vuruyorlar. Sayı üstünlüğü, zor kış şartları, uzak cepheye zor yakıt ikmali ve zor saha bakımları, çok soğuk havada ilk çalıştırma zorlukları devreye girince, ne kadar üstün olurlarsa olsunlar, teknolojik açıdan başta güçlü görünen makineler sonunda vuruluyor, eleniyor, yok oluyor.

Bizde bugüne kadar yenilenmiş Amerikan M60 ve Alman Leopard tankları kullanılmış. Hiç faal T-34 tankı yok, ama enteresan başka bir olay var. Güney Kıbrıs Rum ordusu Mısır'dan 35-adet T-34 tank satın almış. Bunlar 1974- Kıbrıs harekatında bizim tanklarla karşılaşmışlar, yeni anti tank silahları yüzünden epey tank zaiyatı vermişler. Sonrasında bir adet hasarlı T-34 tankı Silifke'ye getirilmis ve bir kaide üstüne konmuş, anıt olmuş, son günlerde Mersin-Silifke belediyeleri T-34 tankı mülkiyeti yüzünden birbirlerine girmişler. Haberlerde arayın okuyun.

2016 yılından itibaren 250 adet guruplar halinde 4-gurupta toplam 1000-adet yerli MBT tank üretilecek, 3 (üç) ayrı yerli firma yarışta görünüyor. Aslında bir bakıma iyi olur. İstanbul, İzmir, Ankara'da ayrı üretim yaparlar, üretim yerleri yurt sathına dağılır. Malatya, Antep, Sivas OSB'lerde başka üretim yerleri bulmak iyi olur.

Burda yazdıklarımın hepsi açık istihbarat, çoğu kolayca ulaşılabilir wikipedia bilgileridir. Savaş tankları konusunda sizin bir uyarınız, düzeltmeniz, yorumunuz, tavsiyeniz, katkınız varsa lütfen bana yazın. Yeni Yılınız Kutlu Olsun. Hepinize yeni yılda sağlık mutluluk ve bol kazanç diliyorum.

E-postam; HalukDireskeneli at gmail dot com

Haluk Direskeneli, ODTÜ Makina Mühendisliği 1973 mezunu olup, mezuniyetinden itibaren, kamu, özel sektör ve ABD – Türk yabancı ortaklıklarda (B&W, CSWI, AEP, Entergy) ağırlıklı olarak termik santral temel/ detay tasarım, imalat, pazarlama, teklif, satış ve proje yönetimi konularında çalışmış, bugüne kadar termik santral tasarım yazılımları konusunda yerli piyasaya, mühendislik firmalarına, yatırımcılara ve üniversitelere danışmanlık vermiştir. MMO ve ODTÜ Mezunları Derneği Enerji komisyonları üyesidir.


2014-12-25

Free Blog Counter