Wednesday, December 17, 2014

Fury filmi ve yerli Savaş Tankı üretimi hk.



Değerli Okurlarım,

"Fury" sinema filmi, savaş filmi sevenler için tavsiye edilir. Seyretmesi zor sahneler içeren bir kült eser. Herkese göre değil. Savaş vahşetini seyredebilmek zor. Savaş tankı üretimi, makina mühendisliği konusu, otomativ bilimi sanatının en üst noktasıdır. Sürücüyü güvende tutacaksın, caydırıcı saldırı gücün olacak, düz offroad arazide saatte en az 50-60 km hızla gidebileceksin, bu hızla giderken düşmanı belirleyip, hareket halinde isabetli atış yapacaksın, hepsini tank başına 5-6 milyon ABD dolar bütçe içinde üreteceksin. Bunlar kolay işler değil, ama bizim zor coğrafyamızda yaşamak için bütün bunları yapmak zorundayız.

"Fury" filminde bahsi geçen ABD üretimi Sherman tankı, zamanında askerler tarafından "yürüyen tabut" olarak isimlendirilmiş, isabet alınca yanıyor, ve içindeki mürettebat yanarak ölüyor. Bir Alman Tiger veya Panzer tankını yok edebilmek için 4-5 Sherman yok oluyor. Yanarak ölmeyi baştan kabul ederek tankın içine giren Amerikalı askerlere acımamak mümkün değil.

Aslında 2.Dünya savaşında Sherman tankları seçimi yanlış bir kararla devreye sokulmuş. Karar verilmiş ve savaş süresinde seri olarak 50,000 adet üretilmiş, savaş sonrasında üretim durdurulmuş, elde kalanlar acele başka ülkelere gönderilmiş.

Kuzey komşumuzun efsane T-34 tanklarının hikayesini iyi okumak öğrenmek lazim. Tekerlek süspansiyonları, ve yürüyüş paletleri, Amerikan "Walter Christie" tasarımı, Caterpillar traktörü olarak Rusya'ya 1930'larda gönderilmiş. Yürüyüş takımı Amerikan traktöründen kopyalanmış. Tank motoru arkada, su soğutmalı diesel Alman BMW kopya tasarımı, bakım tamir kolay, işletimi problemsiz. Tankın kolay menevrası var, dışı özel alaşımlı eğik zırhla korunmuş, kurşun, top mermisi sekiyor ve işlemiyor. Üstte arkada duran 2-adet büyük yedek yakıt tankı uzun mesafeleri geçmek için gerekli, savaş sırasında yakıt tankları dışarı atılıyor.

T-34 tanklarının tasarımı ve üretimi saklı tutulmuş. Üretilen 1000-adet tank ilk defa Kurtz savaşında Almanların karşısına çıkmışlar. Hızlı, dayanıklı, güçlü T-34 tankları karşısında Almanlar şaşkınlığa uğramışlar. Rusların geri teknolojisiyle kolayca başa çıkacaklarını sanıyorlarmış. Tersi olmuş. Karşılaşmada Almanlar yenilgiye uğramışlar. Daha sonra Almanlar ellerindeki tankları geliştirmişler, arayı kapamışlar ama yetmemiş. Ural dağlarının Sibirya tarafında, cepheden çok uzakta 5-ayrı fabrikada savaş süresince 84,000 adet üretilmiş. T-34 tanklarının ilk üretimi sırasında radyosu yok, tank filosu aralarında bayrakla haberleşmiş.

T-34'lerin offroad surati saatte 50 km, Almanlarınki ise 30km. Hitler "Bu tankların varlığını bilsem Rusya cephesini açmazdım", demiş. T-34 tankları, savaşta doğu cephesinin kahramanı olmuş, zaferin kazanılmasında büyük rol oynamış.

T-34 Savaş Tankının ana tasarımını yapan genç mühendis "Michael Koshkin", ilk prototipin güvenilirliğinin ispatı için, kışın sert soğuğunda fabrikadan Moskova komuta merkezine 2000-km tankı sürmüş, yolda zatürriye olup hayata veda etmiş. Onay alındıktan sonra seri üretime geçmişler. Stalingrad savaşı sırasında, fabrikalarda üretimden çıkan tankları boyamaya zaman yokmuş, üretim hattından çıkan T-34 tanklarını, bazan boyasız savaşa sürmüşler, inanılmaz bir tarih yaşanmış.

***
İlk önemli Tank savaşlarından biri 1941'de Kuzey Afrika'da olmuş, Libya çöllerinde Amerikan Sherman tankları ile Alman Panzer'ler karşılaşmış. General Patton savaş aracı olarak Sherman tanklarını seçmis, zayıf ve top menzili kısa, top güçsüz ama daha hızlı diye. "Önemli olan hızla hareket edip Alman Panzerlerin arkasına geçmek ve onları arkadan vurmak", demiş. Bunu eski çağlardaki "Roma- Kartaca" savaşlarından öğrenmiş, Kartacalıların savaş fillerini yenmenin yolu, fillere önden yol vermek, arkalarına geçmek, sonra filleri en zayıf noktaları olan arkalarından mızraklarla şişlemek imiş, eski çağlarda bu taktik işe yaramış.

Sherman tankları da onu yapmaya çalışmışlar, ama olmamış. Bir Alman tankını vurmak, en az 4-5 Sherman tankının yanarak yok olmasına sebep oluyormus. Neyseki uzun menzilli toplar ve uçaklar imdada yetişmiş. Almanları bitiren Alman yakıt gemilerinin Akdeniz'de İngilizler tarafından batırılması olmuş. Yakıtsız kalan Alman tankları hareket edemez olmuşlar, savaşı bırakmışlar. Alman General Rommel kendini kurtarmış, uçakla Almanya'ya dönmüş.

Ama askerleri esir düşmüş, 340 bin Alman askeri gemilerle Amerikaya yollanmışlar, Alabama pamuk tarlalarında tüm savaş boyunca pamuk toplamışlar. O sırada Alabamalı zenciler Amerikan ordusunda asker olmuşlar, Avrupa'da beyazları kurtarıyorlarmış.

T-34 tanklarının ilk defa Almanlar karşısına Doğu cephesinde bir anda çıkmaları, savaş hikayelerinin en iyisidir. Rus tasarımcı "Michael Koshkin"'in ilk prototipi tek başına 2000-km offroad boş arazide sürerek, yeni tasarıma olumsuz bakan generallere tankın dayanıklılığını ispatlaması, yolda soğuktan zatürriye olup, arkasından ölmesi ise en hüzünlü tarafı. Savaş boyunca Ruslar 5-ayrı fabrikada seri olarak toplam 84,000 adet T-34 üretmişler. Savaş sırasında tasarım devamlı geliştirilmiş, zırh kalınlaşmış, top gücü yükseltilmiş. T-34 tanklarının 50,000 adeti savaşta tahrip olmuş, ama kalanlar doğu cephesinde savaşı kazanmışlar.

***
T-34 ve Sherman tankları, Alman Leopard tanklarına göre daha zayıf. Top küçük, zırh daha ince, ama sayıca çok daha fazla üretilmişler. Savaşta Amerikalılar bilinçli olarak çok sayıda Sherman tankını ileri sürmüşler. Leopard tankı bunların birine ateş ederken, birkaç tane başka Sherman tankı da Leopard'i avlıyormuş. Leopard'in vurduğu bitiyor ama Leopard da sonuçta devre dışı kalıyormuş. Aynı şey T-34 için de geçerli imiş. Yoldaşlar çok sayıda tank üretip cepheye sürmüşler. Kış koşullarına uyumlu, bakımı onarımı kolay çabuk, zırhı eğik ve kalın, topu başlarda zayıf ama sayıca çok olduklarından Leopard tanklarının sonunu getirmişler.

Tankçılıkta yanarak ölmek maalesef işin fitratında var. Zırh delici patlayıcı başlıklı mermi, içe doğru konik burun patlayıcılı yapısı sayesinde, çarptığında, zırha çok yüksek bir alev hüzmesi üfürüyor. O noktada zırh eriyor ve tankın içine birkaç bin santigrad derecede alev pükürtülmüş gibi oluyor, mürettebat kavruluyor. Tankın içindeki cephane eğer alev alırsa, hepsi birden patlıyor.

Anti-tank silahları arasında bir de zırh delici mermili olanlar var. Merminin içinde kalem gibi sivri uclu tungsten delici uç oluyor. Mermi zırha çarpınca, tungsten kalem zırhı delip, tankın içine giriyor, o hızla dolaşmaya, ne varsa delmeye, cephaneyi patlatmaya yariyor. Şimdilerde, zırhı kalınlaştırmakla bunlara karşı çıkılamayacağını anlayan tasarımcılar, tankın üstünü patlayıcı paketlerle donatıyorlar. Zırh delici mermi önce bunlara çarpıyor, dışarda patlayıp erken tepki veriyor, zırh delici merminin erken deşarjını tetikliyor. Asıl zırhtan uzakta devreye girmesini sağlayıp, etkisini kesiyorlar.

Günümüzde tank muharebesi, tank avantajı azaldı. Tank avcısı A-10 uçakları ve helikopterlerin devreye girmesiyle, etkisi sınırlandı. Amerikalılar Irak'ta ilerlerken yol kenarlarındaki hurda hale gelmis zırhlı araç ve tankları hatırlayın. Saddam'in demode zırhlı birlikleri tank avcısı helikopterlere yem oldular. T-34'lerin etkisi Kore savaşında bitti, demode oldu, daha güçlü yeni tasarımlar üretildi. Savaşmak zalimce, insanlık dışı bir şey, caydırıcı olacak derece güçlü olmak gerek.
***
Yerli MBT (main battle tank) savaş tankının donanımları kamuya açıklandığı kadarıyla henüz bitmemiş. Sadece sürüş kontrolü yetmiyor, şu ana kadar sadece sürüş testleri yapıldı. Hava saldırısına karşı korunak radar düzenleri yok, koruyucu kamera düzenleri henüz test edilmedi. Savaş testi hiçbir yerde yapılmadı, en az bir prototip Afganistan'da denenseydi herhalde iyi olurdu. Afganistan'a sadece barış getirmek için gidilmiyor, herkes orda kendi ürettiği savaş malzemesini savaş ortamında test etmeye gidiyor. İngiliz, Alman, Amerikan tankları orda test ediliyor. Rus tanklarının test yeri şu anda Çeçenistan, Ukrayna ve Suriye. Suriye'nin tank gücünü iyi bilelim ve ona göre konuşalım. Suriye'nin elinde toplam 4850 adet, T-55-62-72 demode Rus tankları var. Ama belli olmaz bakarsınız son model T-90'lar Suriye'ye verilebilir, bizim tankların ilerde T-90'larla başa çıkabilmesi lazım.

Elde şu anda bilinen sadece 4-adet MBT prototip var. 2016'dan itibaren 250-adet guruplar halinde 4-batch seri üretim yapılacak. Birim fiyat standart tank başına 5-6 milyon ABD doları tahmin ediliyor. 1000-adet tank bölgede ciddi bir güç gösterisi olacak, kime karşı caydırıcı olacak bunu iyi incelemek lazım. Bölge ülkelerinden Suriye'nin elinde Rus tasarımı T-55-62-72'lar, İsrael'in kendi üretimi Merkava M4, Irak'ta ABD'nin bıraktığı Abrams tankları, Iran'in eski M60 Amerikan Patton ve kendi geliştirdiği tanklar var. Ayrıca eğer tanklar düşman eline geçerse uzaktan kumanda ile kendi kendini yok edebilecek, veya çalışmayacak elektronik donanıma sahip olmalı. En son Irak'ta ISIL eline geçen Amerikan Abrams tanklarında bu "demobilize" özellikler kullanılmış. Tanklar kullanılmaz hale gelmiş.

Bunların hepsinde hava uçak ve helikopter saldırısına karşı radar korunma ve füze gücü var. Bizim tankda henüz bu kapasiteyi gözlemlemedik. Sadece sürüş testlerinin kayıtlarını izliyoruz, top hedefe sabitleme kontrolü varmı? Herhalde var. Diğer tankların tanıtım videolarında top namlusu elektronik olarak hedefe sabitleniyor, tank hareket halinde iken top hedefe sabit durmaya devam ediyor. Mürettebat sayısı Rusların son model T-90 tankında artık üç'e inmiş.

***
Alman Tiger tankları ilgili son bir TV belgeseli izledim. Savaşın sonuna doğru "Giant Tiger" çok büyük bir tank yapıp Fransa cephesine gönderiyorlar. 70 tonluk bir dev ama başarılı olamıyor, çünkü yollar dar, kolay manevra yapamıyor, yerleşim yerlerine girince dönemiyor, çok ağır olduğundan köprülerden geçemiyor, özel köprü yapmaları gerekiyor. Yani tank büyüklüğünün de bir sınırı var. Tiger tankları savaşın başlarında Rusya bozkırında başarılı oldu. Alman tankı 1 km. menzilde isabetli atış yapıp, karşıdaki tankı vuruyor. T-34'lerin menzili ise 500 metre, Alman tanklarına önceleri yaklaşamıyorlar. Ancak sayı üstünlüğü, zor kış şartları, uzak cepheye zor yakıt ikmali ve zor saha bakımları devreye girince, ne kadar üstün olurlarsa olsunlar, bu teknolojik açıdan üstün makineler sonunda vuruluyor, eleniyor, yok oluyor. Uçaklara haber veriyorlar, yukardan vuruyorlar.

***
Bizde bugüne kadar yenilenmiş Amerikan M60 ve Alman Leopard tankları kullanılmış. Hiç faal T-34 tankı yok, ama enteresan baska bir olay var. Güney Kıbrıs Rum ordusu Mısır'dan 35-adet T-34 tank satın almış. 1974- Kıbrıs harekatında bizim tanklarla karşılaşmışlar, anti tank silahları ile her iki-taraf epey tank zaiyatı vermiş. Sonrasında bir adet T-34 tankı Silifke'ye getirilmis ve bir kaide üstüne konmus, anıt olmuş, son günlerde Mersin-Silifke belediyeleri T-34 tankı mülkiyeti yüzünden birbirlerine girmişler. Haberlerde arayın okuyun.

***
2016 yılından itibaren 250 adet guruplar halinde 4-gurupta toplam 1000-adet yerli MBT tank üretilecek, 3 (üç) ayrı yerli firma yarışta görünüyor. Aslında bir bakıma iyi olur. İstanbul, İzmir, Ankara'da ayrı üretim yaparlar, üretim yerleri yurt sathına dağılır. Malatya, Antep, Sivas OSB'lerde başka üretim yerleri bulmak iyi olur.

Burda yazdıklarımın hepsi açık istihbarat, çoğu kolayca ulaşılabilir wikipedia bilgileridir. Savaş tankları konusunda sizin bir uyarınız, düzeltmeniz, yorumunuz, tavsiyeniz, katkınız varsa lütfen bana yazın.  E-postam; HalukDireskeneli at gmail dot com

Haluk Direskeneli, ODTÜ Makina Mühendisliği 1973 mezunu olup, mezuniyetinden itibaren, kamu, özel sektör ve ABD – Türk yabancı ortaklıklarda (B&W, CSWI, AEP, Entergy) ağırlıklı olarak termik santral temel/ detay tasarım, imalat, pazarlama, teklif, satış ve proje yönetimi konularında çalışmış, bugüne kadar termik santral tasarım yazılımları konusunda yerli piyasaya, mühendislik firmalarına, yatırımcılara ve üniversitelere danışmanlık vermiştir. MMO ve ODTÜ Mezunları Derneği Enerji komisyonları üyesidir.


2014-12-16

Monday, December 15, 2014

Vincenzo Bellini'den "I Puritani" operası 2015'te Ankara'da.


Değerli okurlarım,

Operalarda bu aralar yeni eser yok, İzmir Elhamra sahnesinde Puccini'den "Madama Butterfly", ve "Tosca", Verdi'den "Aida" operaları programda görünüyor. Bir eser başlıyor, bir süre arka arkaya oynuyor, sonra yerini bir başka esere bırakıyor. Devamlı dekor değiştirmeye imkan yok. Çünkü ekonomik değil. Ancak seyirci açısından başka bir avantajı var. Üst üste bilet alırsanız, tüm cast oyuncularının yorumlarını seyredebiliyorsunuz, benim en sevdiğim durum oluyor. Böylece sanatçıları kıyaslamak daha kolaylaşıyor.

Istanbul Kadıköy Süreyya sahnesinde Bellini'den "La Sonnanbula", (uyurgezer kız) Aralık ayında devam ediyor. Arkasından Verdi'nin "LaTraviata" operası sahne alacak. Sonra Rossini'den "La Cenerentola" (kül kedisi) oynayacak. Her ay hepsine bilet alıp tek tek izlemek lazım.

Ankara'da Carmen, Attila, Saraydan Kız Kaçırma operaları oynanmaya devam ediyor. Bellini'den "I Puritani" başlayacak, dediler. Ankara opera balesi web sayfasında önce ilan edildi, sonra detaylar silindi, herhalde provalar başladı, sanatçılar herhalde çalışıyorlar. Yeni bir haber henüz alamadım. Bir duyum alırsanız bana lütfen haber verin.

Bu arada gittim hemen "I Puritani" CD'sini aldım, 1954 kayıt, CD üretim tarihi 2004, 1954'te henüz genç ses "Maria Callas" başrolde, harika bir yorum. Her yeni opera benim için yeni bir macera, yeni bir serüven. Hergün sanki 3-öğün yemek yer gibi CD'yi 3- kez dinliyorum, kulağım yavaş yavaş alıştı, artık melodileri kafamda takip edebiliyorum. Ayrıca Spotify ve YouTube kayıtlarını da dinledim. Opera herhalde 2015 ilkbahar döneminde sahnelenmeye başlar sanırım.

Yönetmen Woody Allen, "Savaş ve Barış" romanını, "Olaylar Rusya'da geçiyor" diye özetlemiş. Ben de "I Puritani" operasını aynı usul özetliyeyim, "Bu opera bir aşk hikayesi, olay 1640 yıllarında Ingiltere iç savaşı sırasında geçiyor, sonu güzel bitiyor".
Youtube içinde en iyi "I Puritani" operasını söyleyen günümüzün sanatçısı kim? diye tarama yaptım. 1980 doğumlu Rus soprano "Olga Perenyatko" çıktı, Şu sıralar NewYork Metropolitan Opera'sında oynuyor.

Rus sanatçı "Anna Netrebko" aynı rolü 2010'da Metropolitan Opera sahnesinde oynamış. Ayrıca operanın CD kaydı yapılmış.
Anna Netrebko, en son Ukrayna Rus ayrılıkçılarına verdiği maddi destek yüzünden uluslararası toplumda ambargoya uğramış durumda. En son Munich Bayerische Staadts Oper "Manon Lescaut" operasında, Alman yönetmen ile arasında çıkan "artistik anlaşmazlık" yüzünden sezonu yarım bıraktı, gitti.

Yerine gelen Latvia'lı 1979 doğumlu genç soprano "Kristina Opolaris" en az onun kadar iyi baş rol oynuyor, youtube video yayınları- kayıtları çok güzel yorumlarını gösteriyor.

Ankara operasındaki "I Puritani" sahnelenmesini sabırsızlıkla bekliyorum. Cast olarak Elvira başrolü için dört (4) -ayrı soprano çalışıyor.
Premier'de sahneye kim çıkacak bakalım?

Ben bilet parasını verip seyreden konservatuar eğitimi almamış bir opera eleştirmeniyim. Davetiye ile en iyi yerden bedava opera seyretmediğim için her oyunu beğenmek zorunda değilim, bir sahnelenmeyi beğenmediysem bunu dümdüz söylerim. Bizim opera ortamı henüz sahnelenmeyi beğenmiyen ve bunu dümdüz söyleyen aykırı eleştirmenlere alışık değil.

***
Bilkent konserleri harika geçiyor, son üç solistin her biri inanılmazdı. Artık sadece keman çalmak yetmiyor, üstüne tap dans yapmak, rock müziği çalmak ta gerekiyor, sahnede yeni şeyler yapmak lazım.

Alman kemancı Julian Steckel, entrümanına mutlak hakimdi.

Macar kemancı "Katica Illenyi", şarkı söyledi, sahnede tap dans yaptı, pek bilinmeyen bir çalgıyı çaldı, üstüne harika bir keman yorumu sergiledi.

Rus kemancı "Alexander Markov", sadece Paganini seslendirmedi, bis için sahneye getirdiği yeni elektronik keman ile rock müziği yaptı, bir ara salon ışıkları söndü, elindeki keman yayı kırmızı ışıklar saçmaya başladı, DartWader gibi bir görüntü ortaya çıktı, alışmadığımız bu durumda "Neler oluyor?" diye hayretler içinde kaldık.

***

Bu karışık dönemde, opera ve klasik müzik herhalde bizler için en iyi ilgi - meşguliyet konuları olacak. Opera konularında sizin bir duyumunuz, uyarınız, düzeltmeniz, yorumunuz, tavsiyeniz, katkınız varsa lütfen bana yazın.

E-posta adresim; HalukDireskeneli at gmail dot com

Haluk Direskeneli, ODTÜ Makina Mühendisliği 1973 mezunu olup, mezuniyetinden itibaren, kamu, özel sektör ve ABD – Türk yabancı ortaklıklarda (B&W, CSWI, AEP, Entergy) ağırlıklı olarak termik santral temel/ detay tasarım, imalat, pazarlama, teklif, satış ve proje yönetimi konularında çalışmış, bugüne kadar termik santral tasarım yazılımları konusunda yerli piyasaya, mühendislik firmalarına, yatırımcılara ve üniversitelere danışmanlık vermiştir. MMO ve ODTÜ Mezunları Derneği Enerji komisyonları üyesidir.


Ankara, 2014-12-15

Sunday, November 30, 2014

Benim Lokantalarım, Benim Yemekhanelerim.


Değerli Okurlarım,

Hiç durmadan enerji konularını yazmak olmuyor. Arada bir opera, senfonik müzik, gezilecek yerler, arkeolojik mejanlar, tatil yöreleri, beyaz- kırmızı içecekler, lokantalar, paneller, konferanslar hakkında da yazmak lazım. Hayat sadece termik santraller değil. Sizlere bugün yeni mekan isimleri vereceğim.

Ankara'da Eskişehir yolunda Damla Petrol içinde yeni açılan "İkbal", çok güzel bir mekan olmuş. Önde pastane ve Cafe, arkada üç ayrı salonda lokanta kısmı var. Yemekleri tezgahta görüyor, sonra ısmarlıyorsunuz. 0312- 287 1922

Balgat pazar yanında Ceyhun Atıf Kansu Caddesi 12'de Akçakoca balıkçısı "Hamsi" inanılmaz güzel bir mekan olmuş. Balıklar harika, tam ayarında pişirim yapıyorlar, bol salata ile servis mükemmel, cam kenarı özel bir yer arıyorsanız önceden telefonla rezervasyon yapın. 0312 287 0202

Ankara Etlik garajları içinde 1958'den beri hizmet veren "Bolu AKIN Lokantası" ayrı bir lezzet ortamı. Çok güzel patlıcan kebap ve haşlama et servis ediyorlar. "Daha önce nasıl oldu da gitmedim?", diye hayıflandım. Mutlaka uğramak lazım. 0312 341 3432

Istanbul'da son olarak benim için çok yeni iki ayrı mekanda bulundum

Ataşehir'de "Tatar Salim Döner Lokantası", döneri hakkıyla güzel yapıyor ve güzel servis ediyor. 0216 408 2626
RumeliHisar "İskele Restaurant" ayrı bir güzel balık mekanı. Burda her saat yer bulmak zor, önceden mutlaka rezervasyon yapın. 0212 263 2997

Bir yazar için, bir yazısına cevap almak kadar güzel birşey yoktur. Eski bir yazım üstüne çok yeni bir okur yorumu aldım. Makalelerin internet web sayfalarında olmasının avantajı var. İnternet üstünden çok eski yazılara ulaşabiliyorsunuz. Yorum yapabiliyorsunuz. Aldığım yoruma çok memnun oldum. Bu yorumu okumadan önce, esnaf lokantaları ile ilgili 05- Mart 2013 tarihli eski makalemin son kısmını hatırlayalım.

---

Sizlere bugün benim lokantalarımı anlatacağım. Benim lokantalarım dediysem sahibi değilim, “orada yemek yemeyi sevdiğim, ortamını benimsediğim lokantalarımı”, demek istedim. Ben öğle yemeklerimi işyerime yakın bir esnaf lokantasında yemek isterim. Bol kepçe esnaf lokantası olacak. Yemekler sebze ağırlıklı olacak. Güzel salata baştan verilecek, taze ekmek, kendi yapımı yoğurt servis edecek.

İzmir'de lokanta seçmek kolay. Herhangi bir Kemeraltı esnaf lokantası istediklerimi veriyor. Sabah mercimek çorbası ile başlıyorlar. Coşkun Küçüközmen hocam Balçova Et Lokantasını tercih eder. Ben KemerAltı KISMET lokantası mekânını severim. Yemekleri çok iyidir. 0232 489 1814

Esnaf lokantasında yemekler saat 11.00-11.30 civarında hazır olur. Saat 12.00'den önce gidip yemekleri yemek lazım. Saat 12.30-13.30 arası ortalık çok kalabalık olur. 13.30'dan sonra yemek kalmaz, yemekler çabuk biter.

Akşamüstü yemek yoktur. Yemekler biter, mutfak temizlenir. Ertesi sabaha kadar lokanta kapalıdır. İyi bir esnaf lokantası akşam yemeği vermez. Pazar günü kapalıdır. İçki yoktur. Yemek kalitesi çok yüksektir. Akşam yemeği veren lokanta, tam esnaf lokantası sayılmaz.

İstanbul'da en iyi esnaf lokantası bence Üsküdar "Kanaat" lokantasıdır. Enfes tencere yemeklerini yıllardır müşterilerine sunuyor. İstanbul'da çalışırken Kanaat'in öğle yemekleri için Kabataş'tan Üsküdar'a motorla geçerdim.

Avrupa yakasında “Hünkâr”, “Konyalı”, “Borsa”, mutlaka listeye alınmalı. İstiklal caddesinde "Hacı Abdullah", hemen karşısındaki sokak içinde daha makul fiyatlı "Lades" lokantası kolayca sıralayabileceklerim arasında yer alıyor. Kadıköy Çarşı içinde "Yanyalı Fehmi Bey" lokantası ayrı bir klasik.

Ankara'da biraz daha seçici olalım. Kızılay’da İzmir Caddesi girişinde "KarDenS" Karadeniz mutfağı, Ulus Denizciler caddesinde Boğaziçi Lokantası.

Ankara Atakule çevresinde Çankaya Köşkü’nün mutfağını bize taşıyan "Çankaya Lokantası" var. Mütevazı bir ortamda, makul fiyatlarla geçmiş Cumhurbaşkanlarımızın yemek menüsünü sizlere sunuyor. Özellikle sebze yemekleri muhteşem. Saat 12:30'dan sonra içerde yer bulmak zor.

Ankara Hoşdere caddesinde 24 saat açık olan "Beykoz" tam esnaf sayılmaz. Yıldız mahallesinde "Mantar", ve "Fesleğen" lokantaları iyidir.

Ankara Gaziosmanpaşa’da "GAR" lokantası içkili olduğundan ve akşam yemeği verdiğinden tam esnaf sayılmaz, ama öğle yemekleri iyidir. Yabancılarla gitmek zorunda olduğunuz içkili iş yemekleri için uygundur.

Eskişehir yolunda MTA'nın karşısında yeni açılan "Çiçek" lokantası mekânı çok temiz, çok güzel, geleneksel yemekler yavaş yavaş yerine oturmaya başladı. Öğle iş yemekleri için rahat, temiz, sessiz, ideal bir ortam.

Esnaf lokantasında iş yemeği yemek her zaman daha uygundur, başkasının ofisine gidip onun ortamında onun şartlarında görüşme yapmaktan kurtulursunuz. Bağımsız bir ortamda iş konuşmak daha iyidir. Bir sürü güvenlik duvarından geçmezsiniz.

Yemek sırasında gereksiz gündelik rutin işyeri kesintileri olmaz. Cep telefonları gelse bile çabuk bitirirler konuşmayı. Davet sizden ise, hesabı siz ödeyin, zaten hesap oldukça makul gelir.

Esnaf lokantasında zengin fakir aynı masaya oturur. Hanımlar hiçbir zaman rahatsız edilmez. Esnaf lokantasının kalitesini anlamak için önce gelen salataya bakacaksınız. Sonra mutlaka çorba içeceksiniz. Mercimek çorbası lokantanın kalitesini derhal belli eder. Sonra kuru fasulye ve varsa bulgur pilavı siparişi verin. Ispanak, taze kabak, taze fasulye, bakla, tencerede haşlama tavuk, haşlama et. Mutlaka yoğurt isteyin. Kendileri mi yapmışlar? Mutlaka sorun. Bu imtihanı geçtiyse tuvaletine gidin. Tuvalet mutlaka çok temiz olmalı.

Esnaf lokantalarının tatlılarının çoğu meyve ağırlıklı olur. Ayva tatlısı, kabak tatlısı, fırında sütlaç, belki şekerpare, veya "Kemal Paşa". Ekmek kadayıfı, kebapçı tatlısıdır. Uzak durun. Ankara 5-Mart 2013

--

Merhaba Haluk Bey,

Size bende bu konuda bir anımı anlatayım;
Amerikan sermayeli bir içeçek fabrikasında çalışırken, İstanbul'a (Ümraniye'ye) yeni ofis yapımı gündeme gelmişti. Arsa alındı. Mimarlar plan ve proje çizdiler.

Amerikalı bir Genel Müdürümüz vardı. Onun başkanlığında manager ve direktörler toplandı. Bilgi İşlem personeli olarak sunum, projeksiyon cihazı gibi teknolojik cihazların ayarlanması nedeniyle o toplantının bir bölümünde ben de bulunduğumu hatırlıyorum.

Özellikle bazı Türk Direktör ve Manager'lar, biri Direktör ve Manager'ler için, biri kapsam dışı, biri de kapsam içi personel için olmak üzere üç (3) ayrı yemekhane olmasını istediler.

Üç ayrı yemekhane sözünü duyunca Amerikalı genel müdür yumruğunu masaya hırsla indirerek, "Tek bir yemekhane olacak, ben işçilerimle birlikte yemek istiyorum, hep birlikte yemek yiyeceğiz" deyip yemekhane tartışmasını sonlandırdı.

Şimdi Ümraniye'ye o satış merkezi (ofis ve depo) yapıldı. Gerçektende Genel Müdür, Direktörler, Manager'lar ve işçiler uzun süre hep bir arada yemek yediler. Çok ta güzel olmuştu. Adeta beş yıldızlı bir restaurant kalitesinde olan yemekhanede, İşçiler kendilerine değer verildiğini anlıyorlardı. Yemek yeme kültürünü öğrendiler.

Bugün durum farklı, zaman içinde şirkette Amerikalıların ağırlığı azalıp, Türklerin ağırlığı arttı. Şirket Türkleştikçe tam anlamıyla arabeskleşti. Organizasyon şemaları yatay'dan dikey'e geçti. Evvelden bir Manager'ın altında tüm bölüm birlikte çalışırken, Manager Türk olunca, o kendisine iki tane Manager Yardımcısı atadı, Manager yardımcıları ikişer şef atadılar vs.

Daha önce direk olarak sana iş tevdi eden kişi yerine, araya 3 - 4 kişi daha girmiş oldu. Direktörün söylediği bir şey, o işi gerçekten yapana iletilinceye kadar, farklı yansıtıldı. İşler aksadı. Bu arada büyük ihtimalle yemekhane sistemleri de değişmiş ve üç - dört farklı yemekhane daha yapılmış olabilir.

Bunu neden yazıyorum? Şimdi çalıştığım kamu kurumundaki yemekhanede tam bu durumda. Genel Müdür ve Yardımcıları, Başkanlar için ayrı bir yemekhane vardı. Şimdi Müdürler içinde bir yemekhane yapıldı. Toplam dört ayrı yemekhane oldu. Nedense bizim insanımız altlarında çalışanlar ile birlikte yemek yemek istemiyorlar. Oysa birlikte yemek yenince, çalışan hareketlerine dikkat ediyor, değer verildiğini biliyor, yemek kurallarını öğreniyor vs.

--

Yukarda ismi bende saklı okurumdan gelen yorumları okudunuz. Sağolsun, beni çok sevindirdi, bahsettiği detaylar çok ilginç geldi. Çok memnun oldum.

Sizin bir duyumunuz, uyarınız, düzeltmeniz, yorumunuz, tavsiyeniz, katkınız varsa lütfen bana yazın. E-posta adresim; HalukDireskeneli at gmail dot com

Haluk Direskeneli, ODTÜ Makina Mühendisliği 1973 mezunu olup, mezuniyetinden itibaren, kamu, özel sektör ve ABD – Türk yabancı ortaklıklarda (B&W, CSWI, AEP, Entergy) ağırlıklı olarak termik santral temel/ detay tasarım, imalat, pazarlama, teklif, satış ve proje yönetimi konularında çalışmış, bugüne kadar termik santral tasarım yazılımları konusunda yerli piyasaya, mühendislik firmalarına, yatırımcılara ve üniversitelere danışmanlık vermiştir. MMO ve ODTÜ Mezunları Derneği Enerji komisyonları üyesidir.


2014-11-19

Friday, November 21, 2014

Yatırım Teşvikleri nasıl verilmeli? Verilmeli mi?


Değerli Okurlarım,

Bizim coğrafyada her türlü iyi niyetle verilen teşvik itina ile suistimal edilir. İhracatı teşvik ederiz, arkasından hayali ihracat çıkar. Termik santral yapılsın diye prosedürlerde kolaylaştırma yaparız, hoyrat yatırımcı orman arazisinin istimlakini ister, yöre tarım halkı ayağa kalkar. Kombine çevrim yapsın diye ÇED raporu işlemleri kolaylaştırılır, ÇED muafiyeti getirilir, yine hoyrat yatırımcı insanların içme suyunu santral soğutma suyu olarak kullanır.

25 Kasım 2014 günlü ve 29186 sayılı yeni ÇED yönetmeliği Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girdi. 300 MWt (yaklaşık 100 MWe) altındaki termik santraller ÇED uygulanmasından muaf tutuldu. 300 MWt az bir kapasite değil. Tarım, orman, sulak araziler, zeytinlikler, sit alanları "Duyarlı Yöre" kapsamına alındı. Yönetmelikte son kararı ilgili bakanlık verecek. Yani son karar siyasi iradenin elinde olacak.

Termik Santraller mutlaka çevre normlarına uymalıdırlar. Çevre normlarından muafiyet kesinlikle söz konusu olmamalıdır. Çıkarılan teşvikleri iyi niyetli batı kafasıyla kaleme alırız. Uygulamada doğulu kurnaz kafalar devreye girer, işin doğru uygulanması bozulur. Teşvikleri gerçek ihtiyacı olan alamaz, siyasi iradeye yakın olanlar teşvikleri kapar.

ÇED muafiyetini, çevre normlarına uyma zorunluluğuna getirilen muafiyeti kesinlikle kaldırmak gerekir. Bu işin kolay tarafı yok. Yatırımcı ciddi ÇED hazırlamalı ve yerli insana kabul ettirmeli. Kabul ettiremiyorsa demekki doğru değildir. Böyle durumlarda o yatırım yapılmamalı. 6000 zeytin ağacını kesmek yok etmek, hiçbir şekilde kabul edilebilecek bir durum değildir. 6000 zeytin ağacını bir gecede kesen yatırımcı, bizlere iyi yapmamıştır.
Zeytin ağacı kutsal kitaplarda adı geçen ağaçtır. Termik santrallerin gereğini, önemini savunan, tasarımını yapan, yatırımına para koyan, inşaa eden herkes kamu oyu önünde zor durumda kalmıştır. Bu olayın savunulacak bir tarafı yoktur. Bırakıldığında 500-yıl yaşayan canlı zeytin ağacı ile, ömrü 20-30 yıl olan cansız termik santralin ekonomik karşılaştırması basit aritmetikle yapılmaz.

Eğer uygulamada yanlış yapılmışsa, yanlışı yapan derhal uyarılmalı, düzeltme önlemleri, düzeltme işlemleri hemen alınmalı. Eğer rüzgar santralleri Tarım arazisinde, konut alanları yakınında çevreyi rahatsız edecek seviyede çok gürültü yapıyorlarsa bu durum söylenmeli, ki yatırımcı daha sessiz rüzgar turbinleri alsın koysun, uyarılmalı ki rüzgar santrali yaparken orman arazisinden yol geçirerek ormanı yok etmesin.

Güneş enerjisi yatırımlarında tarım arazisi gaspı riski varsa, tarım insanı topraksız kalmamalı, verilen satınalma garanti fiyatı cent/kw-saat az geliyorsa, bunlar söylenmeli, aşırı teşvik talebi yönlendirilmeli, piyasa şartlarında serbest rekabet unsuru söylenmeli, tüketicinin pahalı elektrik alması önlenmeli.

Yatırımcı orman arazisine eğer 1000 MW ithal kömür santrali yapmak istiyorsa, kendisine en az 2000-3000 dönüm boş arazi gerekirken, yanıltıcı olarak 300-400 dönüm müracaatı yapmış ise bu da söylenmeli. “Bu yanlıştır, 400 dönüm sana yetmez sana en az 2000 dönüm lazım ve sen bu şartlarda eğer boş arazi yoksa, orman arazisine, tarım arazisi üstüne, zeytinlik üstüne burda bu yatırımı yapamazsın”, denmeli.

"Kombine çevrim santral yapıyorsan komşu tarım arazisinin yeraltı suyunu kullanamazsın, sonra bu durum başına dert olur, risk yükselir, halka arz yaptığında alıcı çıkmaz, 20 milyon USD kazanacağım derken 1 milyar dolar kaybedersin" denmeli, uyarılmalı.

Eğer santral için kül barajı, kül depolama yapılmamışsa, derin deniz deşarjı denizi kirletiyorsa, bu söylenmeli, yapan uyarılmalı, yapılan iş düzeltilmeli.
"Param var, istediğim yere santral kuramayacak mıyım?", diyen konudan habersiz yatırımcılar var. Para sahibi olmak, canının istediği yere yatırım yapmaya yetmez. Herkes kurallara, yerel kanunlara, yerel ve uluslararası çevre normlarına, ÇED şartlarına uymak zorundadır.

Kamu termik santrallerine 2018 yılına kadar çevre ekipmanları yatırımından muafiyet getirildi. Çevre normlarına uyum şartı ertelendi. Özelleştirme yaparız, 2018'e kadar yatırımcıya çevre yatırımlarından muafiyet hakkında devam veririz, yeni yatırımcı daha fazlasını ister. 3-5 yıl daha muafiyet için süre uzatımı ister. Yenileme yatırımı yapmaz. Personel azaltımına gider. İnsanlarımız işsiz kalır. Ortalık gereksiz gerilir ve karışır.

Ormanların, tarım arazilerinin, zeytinliklerin yok edilmesi devam ediyor, ortada yakında orman kalmayacak. Şimdi yenilenebilir enerjiye teşvik, daha yüksek satınalma garantisi veriyoruz. Bu teşvik öncelikle ekipman ithalatçılarına yarayacak. Ortalık ucuz, kalitesiz, yedeksiz, bakım anlaşması olmayan ithal mallar ile dolacak.

Yerli imalat teşviği nasıl uygulanacak bilemiyoruz. Ya çıkacak yönetmeliklerle bürokratik işlemlere boğulur kullanılamaz olur, ya da çok kolaylaştırılır yine kötüye kullanılır. Beş yıl içerisinde kim turbin/generatör fabrikası kuracak, piyasanın güvenini kazanacak, yeni iş alacak, imalat yapacak, yerinde kuracak, işletecek ve yerli üretim teşviği alacak? Olacak şey değil. Ancak belki yabancı firmaların montaj fabrikaları kurulur, kısmi üretim yapılır. Yerli kömür termik santrali yapımına, yerli imalatına teşvik nasıl getirilecek belli değil, kamu tarafından özet bir yol haritası yayınlandı ancak detaylar ortada yok.

Öte yandan yerli müteahhitlerimiz yurtdışında ağır işçilik yaparak, santral inşaatlarında en basit insan gücünü pazarlayarak rekorlar kırıyorlar, ancak temel tasarım yapmıyorlar, mühendislik yapmıyorlar, sonunda yatırımın ana müteahhitliği yine yabancılara gidiyor, işin karını onlar alıyor. İç piyasada ise uygulanabilir yerli imalat teşviği yok, yenilenebilir enerji kanununun yerli üretimi teşvik maddelerinin iyi incelenmesi gerektiği düşüncesindeyim. Bir yatırım eğer yerli istihdam yaratmıyorsa hiçbir önemi yoktur, "Papao YeniGine'de bile böyle", diye bana örnek göstermeyin. Onların şartları ile bizimkiler elma armut gibi farklı. Bir enerji santrali yatırımı azami yerli imalatla yapılmış olmalı. Teşvikler eğer verilecekse, yerli kömür santralleri için de verilmeli.

Enerji yatırımları için geçerli standart genel vergi indirimleri ve elektrik alım garantileri dışında hiçbir teşvik verilmemeli. Konu burda bitmedi, termik santral yatırımları için teşvikler ve muafiyet konularına gelecek hafta devam edeceğiz. Sizin bir duyumunuz, uyarınız, düzeltmeniz, yorumunuz, tavsiyeniz, katkınız varsa lütfen bana yazın. E-posta adresim; HalukDireskeneli at gmail dot com

Haluk Direskeneli, ODTÜ Makina Mühendisliği 1973 mezunu olup, mezuniyetinden itibaren, kamu, özel sektör ve ABD – Türk yabancı ortaklıklarda (B&W, CSWI, AEP, Entergy) ağırlıklı olarak termik santral temel/ detay tasarım, imalat, pazarlama, teklif, satış ve proje yönetimi konularında çalışmış, bugüne kadar termik santral tasarım yazılımları konusunda yerli piyasaya, mühendislik firmalarına, yatırımcılara ve üniversitelere danışmanlık vermiştir. MMO ve ODTÜ Mezunları Derneği Enerji komisyonları üyesidir.

2014-11-27

Benim Termik Santral Yemekhanelerim


05-Mart 2013 tarihli bir eski yazıya gelen Okuyucu Eposta'ları.
***

Değerli okurlarım,

Eğer şantiye, fabrika gibi bir işyerinde isem, öğle yemeği için dışarıda yemek teklifine karşı çıkarım. Mutlaka o işyerinin işçi lokantasındaki yemekten yemek isterim.

Büyük mühendislik, müteahhitlik şirketlerimizin kendi personeline öğle yemeği veren personel lokantalarında bulundum. Harika yemekler yedim. Bol mesleki teknik, termik muhabbet beraberinde- harika mesleki zamanlar geçirdim.

Yurtdışı şantiyelerimizin yemekhaneleri harikadır. Yandaki diğer yabancı mutfaklarla karşılaştırılmaz. Yabancı yerlerde mutlaka bizim şantiyelerimizin mutfaklarından şaşmayın. Bolulu aşçılarımızın yemeklerinden tadın.

Termik santrallerin işçi lokantaları çok iyidir. Afşin Elbistan, Soma, Çatalağzı, SeyitÖmer, Yeniköy, Yatağan, Hopa, Çayırhan- hepsinin hem çalışan personel için 7/24 servis kapasitesi büyüktür, hem de çok iyi- çok taze ve çok doyurucu yemek yaparlar. Buralarda uygulanan menüler birbirine benzer. Pazartesi etli kuru fasulye, pilav, turşu, yoğurt, Cuma balık, zeytinyağlı pırasa, helva. Arada et yemeği, sebze yemeği, meyve tatlısı ve meyve.

İşyeri işçi lokantası yemeği o işyerinin kalitesini, işçi- işveren ilişkisini ortaya koyar. Çalışanına güzel yemek servisi veren bir işyeri - iyi bir işyeridir, onlarla çalışmak isterim. Çalışanına iyi yemek veren işyeri, çalışanının tam desteğini alır.

Çalışma hayatında bu durum çok önemlidir. Son özelleştirmeler sonrası yemekhaneler de elden geçecek. Yeniden yapılanma olacak, personel sayısı azaltılacak, emeklilikleri gelmiş olanlar emekli edilecek, daha eğitimli, daha kalifiye personel alınacak, tecrübeli teknik personel daha çok imkân, daha çok ücret alacak, daha çok yetki üstlenecek.

Ankara 5-Mart 2013

...

Haluk Bey Merhaba,

5 Mart 2013 tarihli makalenizi geçmiş dönemli makaleler içinde ne var ne yok diye karıştırırken okudum. Üzerinden oldukça zaman geçmiş olmasına rağmen, aynı konuda benim de söyleyeceklerim olduğundan ve siz de her yazınızın sonunda olumlu olumsuz yorum istediğiniz için yazma ihtiyacı hissettim.

Arkadaşlarıma sık sık yukarıda altını çizdiğim belirttiğiniz konuları söylerdim. Öğle yemeği ne kadar güzelse işveren iş görenine o kadar çok değer vermektedir. Biz (özelleştirme öncesi) bir kamu Termik Santrali'nde çalışırken ağır işkolu olması nedeniyle, öğle yemekleri oldukça büyük porsiyonlu ve doyurucu olurdu, etsiz yemek çıkmazdı.

Fazla çalışmaya kalacak personelin yemeği 15:00 gibi yemekhaneye bildirilir. Akşam yemeğinde huzursuzluk çıkması önlenirdi. Ayrıca iş gören değerli olduğunu hissediyorsa sizin fark etmediğiniz bir arızayı,kaçağı,..vb. durumu bildirirken daha hızlı ya da özenli davranırdı kısacası 'değer görüyorsam önem vermeliyim' prensibi.

Ayrıca yemeğin servisi de önemliydi porselen tabaklarda servis edilen yemek ile tabldot olarak servis edilen yemek aynı değeri görmezdi. hatta arkadaşlar diğer santrallerden gelenlere yemekleri sorar tabldot servisi duyduklarında gerisini dinleme ihtiyacı hissetmezlerdi.

Bunların yanında gittiğimiz (özel sektöre ait) Yİ (yap-işlet) ya da YİD (yap-işlet- devret) santrallerinde durum daha da gelişmişti, açık büfe salata, tatlı, süt ürünleri ve seçmeli yemek sistemleri bizden önde oldukları konulardı. Hatta arkadaşlar işletme vardiyasında buzdolabına konulan içeceklerin tüketilip-tüketilmediğinin bile kontrol edildiğini söylerlerdi. Belirli bir sürede tüketim yoksa bu bir tepki mi, Sorun mu var ? gibi.
Zaman ayırdığınız için teşekkür ederek, burada e-postamı sonlandırıyorum.

--
Merhaba Haluk Bey,

Size bende bu konuda bir anımı anlatayım;
Amerikan sermayeli bir içeçek fabrikasında çalışırken, İstanbul'a (Ümraniye'ye) yeni ofis yapımı gündeme gelmişti. Arsa alındı. Mimarlar plan ve proje çizdiler.

Amerikalı bir Genel Müdürümüz vardı. Onun başkanlığında manager ve direktörler toplandı. Bilgi İşlem personeli olarak sunum, projeksiyon cihazı gibi teknolojik cihazların ayarlanması nedeniyle o toplantının bir bölümünde ben de bulunduğumu hatırlıyorum.

Özellikle bazı Türk Direktör ve Manager'lar, biri Direktör ve Manager'ler için, biri kapsam dışı, biri de kapsam içi personel için olmak üzere üç (3) ayrı yemekhane olmasını istediler.

Üç ayrı yemekhane sözünü duyunca Amerikalı genel müdür yumruğunu masaya hırsla indirerek, "Tek bir yemekhane olacak, ben işçilerimle birlikte yemek istiyorum, hep birlikte yemek yiyeceğiz" deyip yemekhane tartışmasını sonlandırdı.

Şimdi Ümraniye'ye o satış merkezi (ofis ve depo) yapıldı. Gerçektende Genel Müdür, Direktörler, Manager'lar ve işçiler uzun süre hep bir arada yemek yediler. Çok ta güzel olmuştu. Adeta beş yıldızlı bir restaurant kalitesinde olan yemekhanede, İşçiler kendilerine değer verildiğini anlıyorlardı. Yemek yeme kültürünü öğrendiler.

Bugün durum farklı, zaman içinde şirkette Amerikalıların ağırlığı azalıp, Türklerin ağırlığı arttı. Şirket Türkleştikçe tam anlamıyla arabeskleşti. Organizasyon şemaları yatay'dan dikey'e geçti. Evvelden bir Manager'ın altında tüm bölüm birlikte çalışırken, Manager Türk olunca, o kendisine iki tane Manager Yardımcısı atadı, Manager yardımcıları ikişer şef atadılar vs. Daha once direk olarak sana iş tevdi eden kişi yerine, araya 3 - 4 kişi daha girmiş oldu. Direktörün söylediği bir şey, o işi gerçekten yapana iletilinceye kadar, farkli yansıtıldı. İşler aksadı. Bu arada büyük ihtimalle yemekhane sistemleri de değişmiş ve üç - dört farklı yemekhane daha yapılmış olabilir.

Bunu neden yazıyorum? Şimdi çalıştığım kamu kurumundaki yemekhanede tam bu durumda. Genel Müdür ve Yardımcıları, Başkanlar için ayrı bir yemekhane vardı. Şimdi Müdürler içinde bir yemekhane yapıldı. Toplam dört ayrı yemekhane oldu. Nedense bizim insanımız altlarında çalışanlar ile birlikte yemek yemek istemiyorlar. Oysa birlikte yemek yenince, çalışan hareketlerine dikkat ediyor, değer verildiğini biliyor, yemek kurallarını öğreniyor vs.
--
Yukarda ismi bende saklı iki değerli okurumdan gelen yorumları okudunuz. Bir yazar için bir yazısına cevap almak kadar güzel birşey yoktur. Sağolun.
Sizin bir duyumunuz, uyarınız, düzeltmeniz, yorumunuz, tavsiyeniz, katkınız varsa lütfen bana yazın. E-posta adresim; HalukDireskeneli at gmail dot com

Haluk Direskeneli, ODTÜ Makina Mühendisliği 1973 mezunu olup, mezuniyetinden itibaren, kamu, özel sektör ve ABD – Türk yabancı ortaklıklarda (B&W, CSWI, AEP, Entergy) ağırlıklı olarak termik santral temel/ detay tasarım, imalat, pazarlama, teklif, satış ve proje yönetimi konularında çalışmış, bugüne kadar termik santral tasarım yazılımları konusunda yerli piyasaya, mühendislik firmalarına, yatırımcılara ve üniversitelere danışmanlık vermiştir. MMO ve ODTÜ Mezunları Derneği Enerji komisyonları üyesidir.


2014-11-19

Free Blog Counter