Thursday, March 26, 2015

Uluslararası 27. Boğaziçi Kıtalar Arası Yüzme Yarışları 26-Temmuz 2015


Değerli Okurlarım,

İstanbul Boğazı 26-Temmuz 2015 pazar sabahı saat 10:00 ile 12:00 arası taşıt trafiğine kapanacak. Saat 10:00'da her yaştan kadın-erkek binden (2014'te 1200+) fazla yerli- yabancı yüzücü FSM (2.köprü) kuzeyinde Anadolu yakasında Kanlıca'dan denize girecek, birinci köprüye kadar boğaz kuzey-güney yüzey akıntısı içinde 6.5-km yüzecek.
Birinci köprünün ayağında Avrupa yakasında Kuruçeşme parkında karaya çıkacak.

Detaylar için web sayfası, https://bogazici.olimpiyat.org.tr/

Geçtiğimiz yıllarda yapılan yarışlarda bu parkurda en iyi derece 39 dakika idi.
Geçen yıl (2014) yarışı kazanan 1992 doğumlu Hasan Emre Musluoğlu parkuru 41:26 dakikada bitirdi.
Geçtiğimiz yıl 60-69 yaş gurubunda 50 erkek 10 kadın yüzücü yarıştı, en iyi derece 1.00.27 ile 1953 doğumlu İtalyan Eugenio Velardi'ye ait oldu.
Aynı yıl 70+ yaş gurubunda 12 erkek, 1-kadın yarışmacı parkuru bitirdi.
Parkuru her yaş gurubu için geçerli, 2-saatten daha kısa sürede bitirmeniz isteniyor.

Bu yıl yarışlara internetten katılma müracaatı için son gün 30-Mart 2015.

Başvuru kayıtları internette devam ediyor. Evrak teslim için son gün 15-Nisan 2015.

Elemeler İzmir'de 07-Haziran günü Alsancak Atatürk yüzme havuzunda, Adana Rıza Salih Saray yüzme havuzunda 30- Mayıs günü, Ankara Eryaman Olimpik Hazırlık Kapalı Yüzme havuzunda 14-Haziran günü, İstanbul TYF Tozkoparan havuzunda 23-24 Mayıs günleri yapılacak.

Elemeler sırasında 800-metre serbest stil yüzmeniz isteniyor. Suya mutlaka balıklama atlamanız gerekli değil ama kulvar dönüşlerinde takla (flip-turn) tercih ediliyor.
Her yaş gurubu için verilen belirli en uzun baraj derecesi var. Gençlerde 1-saat, ama tercihan 20- dakika 60-69 yaş gurubu ve 70+ için parkuru bitirmeniz yeterli.

Elemelerde yüzülen 800-metre aslında Boğazın genişliği.
İstanbul boğazının en dar yeri biliyorsunuz 600-metre.
Parkur toplam 6.5 km ancak siz bu mesafeyi tam yanlamasına yüzmüyorsunuz.
Çok sert akıntı var, yüzerek doğrudan karşıya geçmenize imkan yok.
Denize girdikten sonra boğazın ortasına varıyorsunuz.
Boğazın ortasında kuzeyden güneye soğuk yüzey akıntısı var.
Akıntı sizi sürüklüyor, güneyde SuAda açığına, ordan birinci boğaz köprüsüne getiriyor.

Birinci köprü öncesi Avrupa yakası kıyısına yüzüyorsunuz. Kıyılarda bu defa, ters, güneyden kuzeye sert başka bir akıntı var, bu kuzey yönlü akıntı ile Kuruçeşme parkında karaya çıkıyorsunuz.

Tamamen bir taktik yarışı içindesiniz, yanlış yaparsanız akıntı sizi final iskelesinden uzağa atıyor, 1.5-saat içinde parkuru bitirmeniz bekleniyor, bitiremezseniz 2-saat sonunda sürat motorları (Zodyak) denizde kalanları topluyor. Saat 12:00'de Istanbul boğazı tekrar taşıt trafiğine açılıyor.

İzmir'de üniversite havuzlarının yanında çok sayıda kapalı havuz, ayrıca hava ısınınca devreye giren yine çok sayıda açık havuz ve deniz imkanları var. İzmir'den çok sayıda katılımcı olması bekleniyor.

Ankara'da Ankara, Hacettepe, Odtü, Bilkent üniversitelerinin yüzme havuzlarına belirli saatlerde mezun üye kabulü var.

Yarış sabahı erken saatte Kuruçeşme'ye varmak gerek. Size üstünde sadece size ait yarışmacı numarası olan bone, ve ayak bileğinize takacağınız çipli künye veriyorlar.
Su geçirmez, iyi kalite deniz gözlüğü kullanmanız şart. Boğaz suları yaz ortasında bile çok soğuk (15C) ve maalesef temiz değil, mutlaka sporcu mayosu giymeniz lazım.
Hatta ince Neopren yüzme elbisesi daha da iyi, vücuda yapışıyor, soğuk etkisini azaltıyor. Bone ve çipli künye ile motorlara biniyorsunuz, Kanlıca'daki başlama yerine gidiyorsunuz.

Beyler, yarış sabahı traş olmayın. Yarış öncesi gün saçlarınızı kısa kestirin. Beylerin dizaltına uzanan şort, hanımların bikini giymeleri uygun değil. Vücudunuzda açık yara olmasın. Tüm vücudunuzu çok iyi yağlamanız gerek. Özellikle mayo altı bölgelerinizi çok iyi yağlamanız soğuktan korunmanız için lazım, yoksa soğuk boğaz suyunda kolay yüzemezsiniz.
Denize girmeden önce tuvalet ihtiyacınızı gidermeniz, katı- sıvı tüm vücut atıklarını atmanız şart.
Bir gün öncesinden tavsiye karbonhidrat yoğun gıda rejimine girmeniz, yarış öncesi glikoz almanız faydalı olur.

Burda önemli olan yarışa katılmak ve yarışı bitirebilmek. Yarış sırasında kendi yaş gurubunuzda çok sayıda tanıdık isimle karşılaşacaksınız. Özellikle 50-59 ve 60-69 yaş guruplarında iş aleminin çok tanınmış simaları var. İşadamları, büyükelçiler, siyasetçiler, milletvekilleri var, sağlığına dikkat eden, özgüveni tam insanlar var.

Sabah erken veya iş-sonrası akşamüstü havuza gitme imkanınız varsa, yılboyu antreman yapabiliyorsanız, bu yarışa girmenizi tavsiye ederim. Önemli olan ön elemelerde 800-metreyi her yaş gurubu için belirli zaman diliminde yüzebilmek.

Yarıştan sonra Kuruçeşme iskelesine bağlı bir gemideki temiz su deposundan beslenen çok sayıda duşlarda iyice yıkanın, üstünüzdeki tüm yağı, deniz pisliğini atın. Sonra bol fotoğraf çektirin, yarışı tamamlamanın keyfini çıkarın.

Yılbaşından beri günde kapalı havuzda önce 6-tur (600-metre), bugünlerde 8-tur (800-metre) yapabildim. Benim için 6500-metre henüz hala uzak bir hedef gibi duruyor, günlük antremanlarda en az 1500-metre yüzmem lazım. Umarım 2015 seçmelerine kadar kolaylarım.

Elemeleri geçerseniz yarış günü orda buluşalım, takım halinde yüzelim. Gelecekte benzer bir yarış Sakız adası ile Çeşme arasında Uluslararası ortamda düzenlenir mi? Neden olmasın?

Haluk Direskeneli, ODTÜ Makina Mühendisliği 1973 mezunu olup, mezuniyetinden itibaren, kamu, özel sektör ve ABD – Türk yabancı ortaklıklarda (B&W, CSWI, AEP, Entergy) ağırlıklı olarak termik santral temel/ detay tasarım, imalat, pazarlama, teklif, satış ve proje yönetimi konularında çalışmış, bugüne kadar termik santral tasarım yazılımları konusunda yerli piyasaya, mühendislik firmalarına, yatırımcılara ve üniversitelere danışmanlık vermiştir. MMO ve ODTÜ Mezunları Derneği Enerji komisyonları üyesidir.



2015-03-25

Saturday, March 14, 2015

Vincenzo Bellini'den "I Puritani" operası Ankara sahnesinde


Değerli Okurlarım,

Bu anlaşılmaz karmakarışık ortamda, opera ve klasik müzik herhalde bizler için en iyi ilgi - meşguliyet konuları olacak. Günlük olaylara, siyasete, politikaya biraz "ilgisiz (indifferent)" kalın, mesafeli olun, kendinize detox yapın, polemikleri atışmaları fazla dinlemeyin izlemeyin. Başkan Obama da öyle yapıyor, bakın kontrol edemediği olaylar karşısında ne kadar ilgisiz.

Klasik müzik ve opera dinleyin, inanın hayat sizin için daha güzel geçecek. Tatsız olayların hepsi geçer gider, dert etmeyin, bu ülke geçmişte neler neler gördü.

Ankara operasında 7- Şubat 2015 cumartesi akşamı başlamaya az kala bir üniversiteli genç ürkek bir yüz ifadesiyle yanımdaki koltuğa oturdu. Bana fısıltıyla sordu, "Konuyu biliyormusunuz? Az önce tiyatrodan çıktım, operanın önünden geçerken merak ettim, bilet buldum girdim. İlk defa opera seyredeceğim". Ona kısaca operanın konusunu anlattım. İtalyan "belcanto" (güzel şarkı) tarzında baştan sona harika şarkı - ve melodilerle yapılandırıldığını, bu yüzden sanatçılar için çok zor- ama dinleyiciler için büyük keyif dolu olduğunu, tüm rollerin, koronun orkestranın çok iyi performans gösterdiklerini söyledim.

Opera 21 -Şubat 2015 cumartesi Premier (ilk sahneleme) ile başladı. Bu opera bir aşk hikayesi, olay 1640 yıllarında Ingiltere iç savaşı- Cromwell döneminde geçiyor, sonu güzel bitiyor. Bellini bu operayı 1835 yılında yazmış. İstanbul'da ilk defa 1846'da bir gezici İtalyan opera gurubu tarafından sahnelendirilmiş. Sonra bugüne kadar başka hiç sahnelenme bizde yapılmamış., yapılamamış. Neden? Çünkü sanatçılar açısından seslendirilmesi çok zor. Özellikle uzun yorucu lirik Elvira ve Arturo karakterlerini üstlenecek sanatçıları bulmak, onları yetiştirmek zor. Bu karakterleri repertuarlarına almış sanatçı sayısı dünyada çok az. "I Puritani" karakterlerini sanatçılarımızın repertuarlarına almak operamız için büyük kazanç.

Elvira'yı en iyi seslendirenlerden biri Diva Leyla Gencer olmuş. Leyla Gencer'in 1960 LaScala, Maria Callas'ın 1950 Metropolitan CD seslendirmelerini dinlemek lazım. 2014 yılında "I Puritani" İtalya'da Floransa opera sahnesinde yeniden yer aldı. RAI5 televizyonunun naklen yayını "youtube.com" sayfasında tam olarak var, 3-saatlik bu yeni sahnelenmeyi mutlaka izleyin. Karamsar bir yorum getirmişler, bizim sahnelememiz daha iyimser, hayat dolu, daha güzel.

NewYork Metropolitan Operasında 2007 yılında sahnelenen ve Anna Netrebko'nun seslendirdiği Elvira mutlaka dinlenmeli. Şu anda dünyada Viyana, Catania, Madrid, Torino ve Melbourne operalarında "i Puritani" sahneleniyor. Viyana operasında Elvira rolünü üstlenen soprano "Olga Peretyatko" çok iyi değerlendirmeler alıyor. Mayıs ayında NewYork Metropolitan'da söyleyecek.

Başka operalardan yayınlar da youtube içinde var. Onları seyrettikten sonra Ankara operasını kıyaslıyorsunuz, ve bizim operamızın en az onlar kadar iyi olduğunu bir kez daha takdir ediyorsunuz. Bu opera bende bağımlılık yaptı.

Ankara'da ilk beş(5) sahnelenmeyi arka arkaya izledim. Sanatçılar arasındaki farkları, tekrar çıkanların değişik performanslarını artık anlayabiliyorum. Cast olarak Elvira başrolü için dört (4) -ayrı soprano çalıştı.

Premier gecesi, genç güzel soprano "Görkem Ezgi Yıldırım" sahneye çıktı. Genç kız Elvira karakterinde oyunu ve mükemmel sesiyle rolünü kusursuz seslendirdi. Aynı karakterde "Eylem Demirhan" (2 kez), "Esra Abacıoğlu Akcan" da sahne aldılar.

Diğer solistler operamızın tecrübeli, mükemmel sesleriydi. Özellikle Tuncay Kurtoğlu, Çetin Kıranbay, Savaş Gençtürk, Serkan Kocadere harika seslendirdiler.

Deneyimli yönetmen "Gürçil Çelikbaş" klasik sahnelemeye sadık kalmış, çok iyi etmiş. Dekor yeterli makul, değişmesi kolay ve ekonomik tasarlanmış. Dönemin kostümleri gerçeğe yakın ve çok güzeldi. Ancak kostüm tasarımcısının başrol "Deniz Leone" için özel tasarım yapması gerekirdi.

Alman şef "Florian Frannek" yönetiminde orkestra herbir beş sahnelemede kusursuz çaldı. Koro güçlü ve ayrı güzeldi. Kostümler özenle hazırlanmış, perde sonlarında donan sahneleme ve ona uyumlu ışık düzeni pek güzel. Ankara opera sahnesinin bir özelliği, perdeden biraz geride kalırsanız sesler boğuluyor, merdiven üstünden şarkı söylemek çok riskli, sesiniz duyulmaz oluyor.

Arturo karakterinde "Deniz Leone" beş gece arka arkaya sahneye çıktı. İlk gece üstünde acemilik vardı. İkinci ve üçüncü geceler sesi kesildi, bir ara boğuldu, detone oldu, sağlık sorunlarıyla baş etmek zorunda kaldı. 4-5. geceler harukulade oynadı. "Deniz Leone" bu operanın gerçek kahramanı. Kolay değil beş gece üst üste sahne aldı, sahnede bizlere en iyisini vermek için savaştı. Yerini kimseye bırakmadı bırakamadı, çünkü yoktu. "Deniz Leone" için özel kostüm tasarımı gerekirdi. Beş gece üst üste başrol oynamak çok zordur. "Deniz Leone" lirik güçlü sesiyle, mükemmel İtalyanca'sıyla rolünün hakkını verdi, kendisini yürekten kutluyorum.

Yanımdaki genç herhalde eseri beğendi, ara verilince çıkıp gitmedi, sonuna kadar kaldı ve uzun uzun alkışladı. Eser Ankara sahnesinde 30/03, 06/04 günleri tekrar oynayacak. Biletler internetten satılıyor, yer bulunuyor.

Operayı sevmek için, mutlaka konservatuar bitirmek gerekli değildir. Yazarınız opera seven, kulağını eğitime açık tutan, ortalama bir seyirci- dinleyicidir. Gördüğünü, duyduğunu, izlenimlerini, yorumlarını yazar, ister beğenirsiniz, ister beğenmezsiniz, size kalmış.

Haluk Direskeneli, ODTÜ Makina Mühendisliği 1973 mezunu olup, mezuniyetinden itibaren, kamu, özel sektör ve ABD – Türk yabancı ortaklıklarda (B&W, CSWI, AEP, Entergy) ağırlıklı olarak termik santral temel/ detay tasarım, imalat, pazarlama, teklif, satış ve proje yönetimi konularında çalışmış, bugüne kadar termik santral tasarım yazılımları konusunda yerli piyasaya, mühendislik firmalarına, yatırımcılara ve üniversitelere danışmanlık vermiştir. MMO ve ODTÜ Mezunları Derneği Enerji komisyonları üyesidir.

Ankara, 2015-03-12



Thursday, March 05, 2015

Yüzyüze sözel iletişim başarının anahtarıdır (Moskova 1976)


Değerli Okurlarım,

Size bugün Moskova'da 1976 yılında başımdan geçen bir olayı anlatacağım. Zaman Şubat 1976. Bir kamu fabrikasında çalışırken Birleşmiş Milletler Eğitim Bursu ile Moskova'ya gönderildim. Okulu yeni bitirmişim, fabrikada iki yıllık talaşlı imalat- çelik konstrüksiyon üretim tecrübem var. Az sayıda yabancı dil bilen mühendislerden biri olarak seçildim ve gönderildim. Moskova ortamı saf romantik dışa kapalı Sovyet dönemi, Brejnev dönemi. Kimse Moskova hakkında birşey bilmiyor. Moskova'da yaşayanlar da dışardaki dünya hakkında birşey bilmiyorlar, kapalı kozalarında işsizlik bilmeden, devletin onlara sağladığı bedava sağlık, eğitim, ucuz ulaşım imkanlarıyla mutlu yaşıyorlar. Moskova o zamanlar çok farklıydı. Apayrı bir dünya idi. Sanki apayrı, uzayda uzak bir gezegende yaşanan bir ortamdı.

Moskova'da yaşayan çok az sayıdaki yabancılardan biriydim. Gelir gelmez Rusça öğrenmeye başladım. Kendimi idare edebilecek kadar, alışveriş yapabilecek, yol sorabilecek kadar öğrendim. Konuşma pratiği yapma imkanım sınırlıydı, herkes benimle İngilizce konuşmak istiyordu. Ben Rusça konuşamıyordum.

Gelişmekte olan ülkelerim genç mühendislerine yönelik talaşlı imalat üstüne hazırlanmış teknik eğitim yakındaki bir üniversitede yapılıyordu. Üniversite anfilerinde makine imalatı, çelik konstrüksiyon konularında tüm gün ders görüyorduk. Ders sonrası haftada belirli günler yakındaki bir torna imalatı fabrikasında pratik eğitim alıyorduk. Katılımcıların sayısı 30 civarındaydı. Çoğu Afrika, Güney Asya ve Latin Amerika ülkelerinden gelmişlerdi. Tüm eğitim ve aramızdaki iletişim İngilizce dilinde idi.

Kaldığımız yer Moskova Üniversitesi'ne yakın "University Hotel" (Gastrinistza Universitetskaya) idi. O kış çok soğuk geçti. Belki de bana öyle geldi. Her yer nerdeyse bir metreyi aşan kar ile doldu. Ruslar için soğuk hava, bol kar ortamı çok olağan durumdu. Devletin onlara ucuz ve pratik sağladığı, güvenli işler, sağlık ve eğitim imkanları vardı. Küçük evlerde oturuyorlar, metro ile işe gidip geliyorlar, çocuklarını devlet okullarına gönderiyorlar, ucuz yiyecekler alıyorlar, basit giyiniyorlar, bol kitap okuyorlar, ucuz klasik plaklar dinliyorlar, enstrüman çalıyorlar, çocuklarını spor veya bale okullarına gönderiyorlar, kendi kapalı dünyalarında mutlu yaşıyorlardı. Evleri küçük ama kalın duvarlı, merkezi ısıtmalı, soğuğa korunaklıydı. Ortada özel otomobil çok azdı, olanlar da zaten basit kullanışsız modellerdi. Herkes yürüyor, belediye otobüslerine, metroya biniyorlardı. Mükemmel bir yeraltı metro sistemi vardı. Votka ucuzdu, geceleri votka eşliğinde arkadaş muhabbeti onlara yetiyordu. Entellektüel uğraşlar, edebiyat, şiir, roman, kitap, klasik müzik, opera ve en önemlisi Rus balesi ilgi alanlarıydı.

Geldiğimin ertesi günü herhangi bir bale sahnelenmesine bilet alabilmek için Bolşoy tiyatrosuna gittim. Uzun bir kuyruk vardı. Bu kuyruk hiç bitmedi, gece gündüz sürdü, benim kuyruğa girip uzun süre bekleyip bilet almama imkan yoktu. Ruslar kuyruk beklemek konusunda çok dirençli idiler, saatlerce kuyruk bekleyebiliyorlardı. Bolşoy tiyatrosunda gerçek bir Rus balesi seyredebilme ümitlerimi yavaş yavaş kaybettim. Baleye bilet almam imkansızdı, karaborsa bilet bulmam için Rusça'mın çok iyi olması gerekiyordu, gişe dışından bilet alırken her an aldatılabilirdim, aldığım bilet boş- geçersiz olabilirdi.

Kaldığımız otelin servis imkanlarını araştırdım. Otelde biz yabancı misafirlere yardımcı olacak bir "Servis Büro" (Hizmet- danışma ofisi) vardı. Burda bir yönetici Tovariş (Yoldaş) Nina, ve üç personeli orta yaşlarda Victoria, Natalia ve Galia isimli hanımlar misafirlere yardımcı oluyorlardı. Herbirinin Rusça dışında mükemmel konuştukları ikinci bir yabancı dilleri vardı. Victoria İngilizce konuşuyordu, Natalia İspanyolca, Galia Almanca. Çoğumuz İngilizce bilen Victoria ile iletişim kurduk. Hizmet bürosuna sordum, acaba bana Bolşoy tiyatrosundan konser, opera, bale için bilet bulabilirlermiydi? Cevap "Nyet" (hayır) oldu. Mümkün değildi. Otele yabancılar için gönderilen birkaç bilet vardı, ama dağıtım tümüyle Servis Büro Yöneticisi Tovarish Nina'nın denetimindeydi. Tovarish Nina ulaşılmaz, yaklaşılmaz bir yöneticiydi. Tüm güç ondaydı, sadece birkaç özel misafir bu biletlere ulaşabiliyordu.

Aradan bir ay geçti. Bolşoy tiyatrosundan bilet alma ümitlerimi tamamen yitirdim. Moskova'ya gelmişim ve Bolşoy tiyatrosunda bir sahneleme görmeden döneceğim. Parası neyse vereyim, ama olmuyor, herşey para değil. Herşeyde karaborsa vardı, ama Bolşoy tiyatrosuna bilet almak çok zordu. Başka dünyevi keyifler için para her kilidi açıyordu, ama Bolşoy tiyatrosu biletleri ayrı bir değerdeydi. Saatlerce kuyrukta bekleyip satın aldığınız biletin size sağladığı seyir keyfi ölçüsüzdü.

İngilizce konuşan Victoria'dan başka yardım edecek kimse yoktu. Bu konuda onun da elinden birşey gelmiyordu. Tovarish Nina ile doğrudan konuşmak gerekliydi. Onun da uzmanlık alanı olan mutlaka bir yabancı dili vardı. Hangisi?

Fransızca. Tovarish Nina Moskova üniversitesi "Fransız Dil ve Edebiyatı" bölümünü bitirmişti, hafif Rus aksanlı ama kusursuz Fransızca konuşuyordu. Üniversite yıllarında Fransızca dersi almıştım ama sonradan çoğunu unuttum, aklımda pek bir şey kalmadı. Tovarish Nina ile doğrudan bire bir iletişim kurabilmek için eski Fransızca dil bilgimi yenilemem gerekiyordu.

Beraber teknik eğitim aldığımız diğer yabancı mühendislerin Fransızca bilgilerini kontrol ettim. Çok iyi Fransızca bilen bir Batı Afrikalı mühendis vardı. Yazılı Fransızcaya çok iyi hakimdi, ancak sözlü Fransızcası Fransız Afrikası yerel aksanı idi. Konuşurken zor anlaşılıyordu. Benim için çok önemli değildi, Tovarish Nina ile bire bir Fransızca konuşmam ve ilk iletişimde buzları kırmam lazımdı. Basit Fransızca cümleler öğrendim, kendi kendime pratik yaptım. Bir sabah erken saatte Tovarish Nina, ofisine geldiğinde kapıda belirdim, ve Fransızca basit cümlelerle onu selamladım, kendimi tanıttım.

"Bonjour Madame, Mon nom est Haluk d'Ankara Turkei. Comment allez-vous?"
Ona "Madamé Nina" olarak hitap ettim. Madamé Nina o gün çok mutlu oldu. Otelde o sıralar Fransızca konuşan fazla misafir yoktu. Laf lafı açtı. Bana yaptığı işleri anlattı, bititdiği okulunu anlattı, Fransız Komünist partisi misafir üyelerine gençliğinde yaptığı rehberlik- mihmandarlığı anlattı, ünlü Fransız pop şarkıcısı Gilbert Bécaud ile gezilerini, ailesini, eşini, çocuklarını, gençliğini anlattı. O artık sıradan bir Tovarish değildi, Fransızca bilen hoş kültürlü bir hanımdı, ben de onun oteldeki özel önemde yabancı konuklardan biriydim.

Ertesi gün Bolshoy için bilet sordum. Sadece bir bilet bekliyordum. Moskova'da geçireceğim kalan her hafta için bir bilet toplam altı adet bale - opera bileti verdi. Bolshoy tiyatrosu o zaman bir inanılmaz ortamdı, bugün de öyle.

İş hayatında yüzyüze sözel olarak yapılan iletişimin bir sanat olduğuna inanıyorum. "İletişim" her şeydir. "İletişim" insan ile diğer canlı varlıklar arasındaki en önemli farklardan biridir. Bir yabancı dil öğrenmek diğerini unutturmaz, kullandıkça daha iyi konuşursunuz. Günümüzde bir yabancı dil yetmez, iki- üç- daha fazla dil öğrenmek lazım. Yüzyüze bire bir sözlü iletişim size her kapıyı açar, iletişim iş hayatında başarının anahtarıdır.


Haluk Direskeneli, ODTÜ Makina Mühendisliği 1973 mezunu olup, mezuniyetinden itibaren, kamu, özel sektör ve ABD – Türk yabancı ortaklıklarda (B&W, CSWI, AEP, Entergy) ağırlıklı olarak termik santral temel/ detay tasarım, imalat, pazarlama, teklif, satış ve proje yönetimi konularında çalışmış, bugüne kadar termik santral tasarım yazılımları konusunda yerli piyasaya, mühendislik firmalarına, yatırımcılara ve üniversitelere danışmanlık vermiştir. MMO ve ODTÜ Mezunları Derneği Enerji komisyonları üyesidir.


2015-03-05 Oberstdorf, Almanya

İtalya'da bir Kontrat Müzakeresi (2003)


Değerli Okurlarım,

Şehirler arası çalışan yüksek hızlı İtalyan trenlerinde önce makinadan veya gişeden bilet almak, trene binmeden önce bileti perondaki makinada damgalatmak, üstüne tarih- gün - saat yazdırmak gerekir. Bunları yapmaz ve bileti damgalatmadan trene binerseniz yolda ciddi bir ceza ödersiniz. Aynı uygulama Almanya trenlerinde de vardır.

Bir İtalyan müteahhit firma 2003 yılında Türkiye'de bir büyük altyapı ihalesi aldı. İşin ağır- basit- kritik olmayan çelik kontrüksiyon imalat işi için alt yüklenici fiyat verdik, fiyatımız ve teklifimiz uygun bulundu, son kontrat mukavele müzakeresi için İtalyan şirketin LaSpazia kentindeki merkezine davet edildik. Önce uçakla Milano'ya uçtuk. Ordan sonra trenle 6 Mart 2003 günü Cenova üstünden akşamüstü LaSpazia şehrine vardık. Antalya benzeri Akdeniz kıyısında küçük bir sayfiye kenti idi. Fiat otomobil firmasının ihraç limanı burda olduğu için büyük bir ticari kapasitesi vardı. Ayrıca İtalyan deniz kuvvetlerinin gemi bakım onarım tesisleri de burdaydı.

Çok özel olmayan basit çelik konstrüksiyon imalat kapsamı için fiyatımızı daha önce yazılı olarak göndermiştik. İstenen ek düzeltmeleri, eklemeleri, çıkarmaları, kontrat maddelerini yeniledik. Davet edilmekten çok memnunduk. Devam eden piyasa krizi içinde bizim yeni bir iş alabilme potansiyelimiz moralimizi yükseltmişti. Sadece iş almak değil, bu işi bitirebilmek için gerekli yeni alacağımız teknik uzmanlık, yeni kalite kontrol prosedürleri, gelecek paranın yanında ayrıca entellektüel sermayemize katkıda bulunacaktı.

Avrupalı bir firma ile yapılan kontrat müzakeresi bizim yerli piyasada nisbeten küçük ölçekli firmamızın üst yönetimi için çok güzel bir öğrenme süreci idi. İngilizce mukavele detayları, karşı şartlar, ödemeler, teslimat, teklif mektubu hazırlama süresince tek tek tüm müzakere üyelerimiz tarafından incelendi, öğrenildi.

Bizi davet eden İtalyan müteahhit firma, bize LaSpazia şehrinde iyi bir otelde (Lolly Hotel) yer rezervasyonu yapmıştı. Gecesine oda başına 150 Euro B&B verecektik. Aylardan Mart, dışarda sağnak yağmur yağıyordu. Otele yerleştik, şemsiyelerimizi alıp dışarı çıktık, limana kadar yürüdük, serin yağmurlu hava çok iyi geldi.

Ertesi günümüz müşterimizin işyerinde bir toplantı odasında geçti. Sabah erken başladık. Avans rakamı, fiyat, kalite kontrol, teslimat, ödemeler, ticari şartlar, force majeure, garantiler, gecikme cezaları, erken bitirme primleri, herşeyi konuştuk. Üçüncü taraflardan alınacak çelik malzemelerin tedarik işi de bizim kapsama verildi.

Kontrat müzakeresi savaş gibidir. Burda silahlar bilgidir, tecrübedir. Konuşmalarımız İngilizce geçti, ancak karşı tarafın İtalyanca konuşmalarını anlayacak ama bunu farkettirmeyecek yeteneğimiz vardı. Almanların satışlar konusunda önemli bir cümlesi vardır, "Sana mal veya hizmet satıyorsam senin dilini konuşmak zorundayım, ama sen bana mal veya hizmet satıyorsan - müssen Sie Deutsch sprechen (Almanca konuşmak zorundasın)". Çok doğru.

Onlar %10 avans (ön ödeme) teklif ettiler. Projeyi kendi kaynaklarımızdan finanse etmemize imkan yoktu. Projeyi "net pozitif nakit" götürebilmek için en az %30 avans, ve takip eden düzenli ödemelere ihtiyacımız vardı. Projeyi kendi kaynaklarımızdan finanse edemezdik, o dönemde yurtiçi finans kurumları da bize yardımcı olamazdı. Sonunda müzakereler çıkmaza girdi. Görüşmelerin kilitlenmesi üzerine daha fazla zaman istedik. "Memleketimize dönelim, bankalara soralım, iç finans imkanlarını araştıralım, ne yapabileceğimizi görelim, en iyi şartları oluşturalım, daha sonra geri dönüp sunalım", dedik.

Gün sonunda teşekkür ettik, karşı taraf bize iyi şanslar diledi, onların işyerinden ayrıldık, otelde kalmaya artık gerek yoktu, taksiye bindik, doğru tren istasyonuna yöneldik. Toplantı sonrası çok yorgunduk, aramızda fazla detay konuşmak istemedik, trene bindik, bu arada aceleden tren biletlerini peronda damgalatmayı unuttuk. Damgalamanın kendince bir yerel mantığı var. Bileti bugün alırsınız, ertesi gün damgalatıp kullanabilirsiniz. Tren yola çıktı, kıyıdan Cenova'ya doğru bütün istasyonlarda durdu, dışarda güzel bir Akdeniz günbatımı vardı. Yanımızdaki yiyecek- içecek- sandviç- erzaklarını açtık. Yorgunluğumuzu atmaya çalıştık.

Sonra biletleri kontrol eden Kondüktör geldi. Biletlere baktı, damgasız, ingilizce olarak ceza ödememiz gerektiğini söyledi, "İtalyan olsaydınız 50 Euro ceza vermeniz gerekirdi, konuyu bilmeyen yabancı olduğunuz için 5 Euro ödemeniz lazım", dedi, sonra ekledi, "Ben işimi yapmak zorundayım". Bizim geri dönmek ve bileti tekrar kullanmak gibi bir durumumuz yoktu, neyse söylenen cezayı ödedik. Çok bir para değildi ama yine de ödenen cezanın haksız ve gereksiz olduğu düşüncesindeydik, bu yüzden suratımızda ekşi bir ifade belirdi.

Neyse Cenova'ya vardık, bazı yolcular indi, yenileri bindi, istasyondan ayrılmadan az önce genç ve çok güzel bir İtalyan hanım, elinde ağır bir bavul ile nefes nefese bizim vagona girdi. Treni yakalamak için koşmuş, bitkin düşmüştü. Yan tarafa geçti, bavulunu yerleştirdi, bir dergi çıkardı okumaya başladı.

Yeni Kondüktör geldi, bizim biletlere baktı, ceza ödenmiş, iade etti. Sonra genç güzel Sofia Loren'in biletine baktı. Sofia Loren aceleden aynı bizim gibi biletini damgalatmayı unutmuş. Bilette damga yok. Aceleden bileti damgalatmayı unutan, genç ve güzel bir İtalyan hanıma ceza yazabilir misiniz? Kondüktör bizim yabancı olduğumuzu ve İtalyanca bilmediğimizi düşünerek, İtalyanca, "Hanımefendi, lütfen bir daha olmasın", dedi ve bileti kendisi damgaladı, bileti iade etti, ceza kesmeden yoluna devam etti. Aslında yaptığı uyarıcı el işareti ne dediğini çok belirgin ifade ediyordu. İtalyanca bilmeye gerek yoktu. Her neyse, zaten kim bir İtalyan treninde, genç güzel bir İtalyan hanıma geç kaldığı için, biletini damgalatmadı diye ceza yazabilir? Ben de olsam yazmazdım. Ama İtalya'da (ve Almanya'da) ne zaman tren bileti alsam, mutlaka damgalatırım. Benim için Güney Avrupa'da kuralları esnetmeyecekleri kesin.

Bizim ihale ne oldu? Yurda döndük, aradık taradık finansman bulamadık, mevcut şartlarımızı bildirdik. Başka bir yerli firma mevcut şartları kabul ederek işi aldı, sonra işi bitiremedi, sadece kendi değil, İtalyan firma da projede zora girdi. Biz küçük firmamızın teklif gurubuna kazandırdığımız uluslararası müzakere ve risk değerlendirme tecrübesi ile daha iyi başka işler aldık. Hiçbir yurtdışı müzakere boşa gitmez, her zaman tecrübe kazanırsınız, bunun parasal değeri zamanla anlaşılır.

Haluk Direskeneli, ODTÜ Makina Mühendisliği 1973 mezunu olup, mezuniyetinden itibaren, kamu, özel sektör ve ABD – Türk yabancı ortaklıklarda (B&W, CSWI, AEP, Entergy) ağırlıklı olarak termik santral temel/ detay tasarım, imalat, pazarlama, teklif, satış ve proje yönetimi konularında çalışmış, bugüne kadar termik santral tasarım yazılımları konusunda yerli piyasaya, mühendislik firmalarına, yatırımcılara ve üniversitelere danışmanlık vermiştir. MMO ve ODTÜ Mezunları Derneği Enerji komisyonları üyesidir.



2015-03-05 Oberstdorf, Almanya

Thursday, February 19, 2015

"İtalya'da bir Türk" operası Antalya sahnesinde


Değerli Okurlarım,

Gioachino Rossini'nin ilk 1814'te Milano'da oynanan, "İtalya'da bir Türk"- "il Turco in Italia" operası Antalya Devlet Opera ve Balesi tarafından Mehmet Ergüven rejisiyle sahnelendi. Eser İtalya'da 16. yüzyılda geçen ve sonu mutlu biten bir aşk hikayesi, "Bella Canto" tarzında yazılmış, kulağa hoş gelen çok güzel melodilerle dolu.

Premier (ilk sahneleme) 17 Şubat gecesi yapıldı. Koroda çok sayıda kadın sanatçı var. Kadın koro üyeleri değişik elbiseler giymişler, dekolte tuvaletler giyenler, yöresel elbiseler, halk oyunları kıyafetleri yanında 2- türbanlı kostüm giyen de var. Burda olay "Türban" değil. Kadınların yediklerine, içtiklerine, giyimlerine, davranışlarına karışmak kimsenin haddine düşmez, ancak burda başka bir durum söz konusu. Operada sadece bir Türk karakter (Prens Selim veya Cem Sultan) var. Zamanında giydiği erkek türbanı ile Avrupa kadın modasını etkilemiş.

Bu bir modern sahneleme. Yönetmen modern sahneleme yapabilir, Ankara opera sahnesinde gördüğümüz Rigoletto gibi, oyunu 1924 Napoli'ye taşıyabilirsiniz. LaBohem'i bugünün Paris ortamna getirebilirsiniz. Münih operası güncel sahnelemeleri çok yapar. En son "Don Giovanni" ve "Il Trovatore" güncel elbiselerle oynandı. Arka fonda çırılçıplak bir genç balerin ve kontrast olsun diye yine çıplak bir yaşlı kadın oyuncu vardı. Çırılçıplak oyuncuları bizim sahnelerimizde görmek herhalde imkansız. Böyle uygulamayı ancak Münih operasında görürsünüz. Bunları yaparken sahneye, bütün olarak zamanı- mekanı- ortamı taşıma yapmalısınız.

Münih operasında "il Turco in Italia" 2014 yılında modern ortamda sahnelendi, başroldeki soprano oryantal dansöz elbiseleriyle sahneye çıktı. Yer- mekan- zaman günümüzün tatil kampı ortamında yine İtalya'da geçiyordu. Hoş eğlenceli güzel bir sahne uygulamasıydı. Benzeri yapılabilirdi. Madem böyle bir güncel sahneleme yapacaktınız o zaman tümüyle Italyan koro kullansaydınız, derim. Çünkü ortam İtalya, tüm karakterler italyan, sahnede tek bir Türk karakter var.

Mozart operası "Saraydan Kız Kaçırma"yı herkes modern sahneleyebilir, ama bizler yapmamalıyız. "Saraydan Kız Kaçırma" operası bizim görkemli geçmişimizi sahnelemek için çok önemli bir fırsattır. Aynı şekilde "il Turco in Italia" operası eski görkemli tarihi dönemlerimizi anlatmak için çok güzel bir fırsat idi. Başkaları bu opera için modern sahneleme deneyebilir, ama biz yapmamalıydık. Tarihimizin muhteşem dönemini, en güzel tarihi kostümlerle anlatmak için çok güzel fırsat yakalamıştık.

Seyirci sahnede gördüğü duruma- ortama- anlatıma- yoruma itiraz etmiş, oyunu protesto edenler, ara verilince salonu terk edenler olmuş. "Rossini -italya'da bir Türk! ismini değiştirelim, Antalya'da siyasi iradeye nasıl yaranırım operası! Gerçek opera ile pek ilgisi- alakası kalmamış!" diyenler var. Andante dergisinde yönetmen ile yapılmış bir söyleşi var. Yönetmenin siyasi iradeye yaranmak gibi bir çabası yok. Sahneye 2-3 dakikalık bir güncel yansıma yapmış, gereksiz tepki almış.

Deneyimli yönetmen yapmaması gereken çalışmaya girmiş, günümüzün arabesk- yontulmamış- kaba yönünü ortaya çıkarmış. Doğru yapmamış. Sonunda opera seyircisi isyanları oynamış, kendisini sahnedeki kaba ortama ait hissetmemiş. Opera seyircisi tatsız olan günlük yaşamdan kopmak için oraya geliyor, ona bir masal anlatmanız lazım, siz tutup tatsız gerçekleri gözüne sokuyorsunuz. Opera seyircisinin büyük kısmının dünya görüşü, ortalama seçmenin dünya görüşü ile aynı değildir.

Bunca harcanan çabaya yazık olmuş, hiç iyi olmamış. Antalya sahnesi belki bu operayı boş koltuklara oynayacak, "biletiva" internet bilet satış sitesinde son bilet satınalma durumuna baktım, en yakın gece için 800 kişilik salonda doluluk durumu iyi değil. Operalarımız internet sayesinde her gece full bilet satıyorlar. Her yer dolu. Ancak bu opera için sessiz bir itiraz- tepki yürürlüğe girmiş. Kimse seyretmek istemiyor. Reklamın iyisi- kötüsü olmaz, denir, ama doğrusu- yanlışı olur, yanlış ters teper satmaz, çalışmanız elinizde kalır.

Müzik, roller, yorum, sesler konularında genel değerlendirme maalesef yapamadık, yersiz bir yoruma takıldık kaldık. Klasik sahneleme yapılsaydı çok daha doğru olurdu, güncel tartışmalarla ilgi çekmek herhalde ters tepki çekmiş. Kimse ilgilenmez olmuş. Seyirci gelmezse kime oynayacaksınız? Bu sahneleme belki muhafazakar seyirciyi merak cazibesiyle kısa süreli salona çeker ama onlar da kendileri için çok yabancı bu müziğe (veya zulüme) ne kadar dayanabilirler bilemem.

Sizin konu hakkında bir duyumunuz, uyarınız, düzeltmeniz, yorumunuz, tavsiyeniz, katkınız varsa lütfen bana yazın. E-posta adresim; HalukDireskeneli at gmail dot com

Haluk Direskeneli, ODTÜ Makina Mühendisliği 1973 mezunu olup, mezuniyetinden itibaren, kamu, özel sektör ve ABD – Türk yabancı ortaklıklarda (B&W, CSWI, AEP, Entergy) ağırlıklı olarak termik santral temel/ detay tasarım, imalat, pazarlama, teklif, satış ve proje yönetimi konularında çalışmış, bugüne kadar termik santral tasarım yazılımları konusunda yerli piyasaya, mühendislik firmalarına, yatırımcılara ve üniversitelere danışmanlık vermiştir. MMO ve ODTÜ Mezunları Derneği Enerji komisyonları üyesidir.


2015-02-22

Free Blog Counter