Saturday, September 19, 2026
Annemin ailesi
Annemin Ailesi ve Benim Kırgınlıklarım
Annem Hadiye Hanım 1925 doğumlu, babasız büyümüş, kendi imkânlarıyla okuyup öğretmen olmuş tırnaklarıyla kazıyan bir kadındı. Çapa Kız Öğretmen Okulu’nu bitirdikten sonra Gazi Terbiye/Gazi Eğitim Enstitüsü’nde Türkçe-Edebiyat eğitimi almıştı.
Hayatının bir noktasında Cemal Bey sayesinde, daha önce hiç sahip olmadığı bir aile çevresine kavuştu. Ablası Leman hanımın kızları Suzan, İlhan ve Meral onu hemen benimsediler. Annem de onları yalnızca akraba değil, adeta sığınacağı büyük bir aile olarak gördü ve onlara çok büyük bir değer verdi.
Sonra zamanla herkes kendi yoluna gitti. Suzan teyze Cemal Bey’le evlendi; İlhan ve Meral Amerika’ya yerleşti. Çocuklar, eşler, ülkeler, meslekler, hayatlar değişti; ama annemin zihninde o ilk bağ hep ilk günkü sıcaklığıyla kaldı.
Asıl Kırılma Noktamız
Ben çocukken ve gençken bu aile ilişkilerini daha doğal karşılardım. Fakat zaman ilerledikçe aramızdaki belirgin asimetrinin ve adaletsizliğin farkına vardım: Biz onlardan hiçbir zaman bir şey istememiştik. Ama onlar gerektiğinde kendi çocukları için ellerindeki her türlü imkânı, makamı ve nüfuzu sonuna kadar kullandılar.
Özellikle Cemal Bey’in kendi çocuklarının eğitimi ve kariyerleri için imkânlarını seferber etmesi, buna karşılık babamın annemin tayini gibi son derece makul bir konuda yardım istediğinde gereken desteği vermemesi bende derin bir kırgınlık ve adaletsizlik duygusu yarattı. Benim kızgınlığım sadece torpille iş yapılmasına değildi; aile olmanın gerektirdiği o karşılıklılık ilkesinin unutulmasınaydı. "Ben senden isterim, sen benden istersin; aile dediğin böyle olur" diye düşünürdüm hep.
Ahmet’le Yaşadıklarım
Kuzen Ahmet’le aramızda geçenler bu yüzden hafızama kazındı. Bir gün davetli olduğum bir kokteylde Ahmet bana üstenci bir edayla: “Sen burada ne arıyorsun?” diye sormuştu.
Oysa ben orada bir Amerikan şirketinde çalışan, davetli bir profesyonel olarak bulunuyordum; kendimi kanıtlamak ya da açıklamak zorunda bile değildim. Ama o cümlesiyle bana adeta "Sen bizim dünyamızdan değilsin" hissini yaşatmaya çalıştı. Beni gördüğü halde yüzünü çevirmesi, opera karşılaşmamızdaki soğukluğu ve daha sonra Berlin’de büyükelçilik/başkonsolosluk yaptığı dönemde Mehmet için yazdığım mektuba cevap bile vermemesi, eski kırgınlıklarımın üzerine yeni katmanlar ekledi.
Bugün geriye bakıp o Berlin mektubunu yazdığım için zaman zaman "Keşke yazmasaydım" desem de, biliyorum ki ben o mektubu bir muhtaçlıktan değil, akrabalık bağına hâlâ bir şans vermek istediğim için yazmıştım. Mehmet Berlin’e gidecekti, Ahmet de orada Başkonsolos’tu. "Yeğenidir, kuzenidir; hiç değilse bir ilgilenir" diye düşünmem son derece insaniydi. O mektubuma cevap vermedi ama Mehmet sonunda kendi ayakları üzerinde durarak Berlin’de kendi hayatını kurdu. Kimseye ihtiyacımızın kalmadığını görmek, verdiğimiz en güzel cevap oldu.
Hesabı Kapatmak
Ahmet’in ölüm haberini aldığımda içimde derin bir hüzün belirdi. Bazen insana ilişkisini bitirten şey nefret değil, karşı taraftan artık hiçbir şey beklememeyi öğrenmektir. Ahmet’in ardından "Bütün bunlar ne içindi?" diye düşünmeden edemedim. Sosyal medyadaki Atatürkçülük, Cumhuriyetçilik söylemleri, büyükelçilikler, başkonsolosluklar, makamlar... Günün sonunda insanın elinde kalan şey makamı değil, insanlarla kurduğu gerçek ilişkiler oluyor.
Tüm bu kırgınlıkların aksine, Suzan teyzemin yeri bende hep ayrı kaldı. Ölmeden önce beni arayıp yarım saate yakın konuşması, bana karşı içindeki o gerçek sevgiyi hissettirdi. Onu diğerlerinden hep ayrı bir yere koydum.
Şimdi dönüp baktığımda annem Hadiye Hanım’ın hayatını çok daha güçlü buluyorum. Babasız büyümüş, eğitimini tamamlayıp öğretmen olmuş, üç erkek çocuk yetiştirmiş, çocuklarını okutmuş, onların evliliklerini, mesleklerini, torunlarını görmüş muhteşem bir kadındı o. 2019’da 94 yaşında aramızdan ayrıldı. Karacaahmet’te kardeşim Haldun’un ve babamın yanına defnedildi. Sonunda yine kendi gerçek, öz ailesine kavuştu.
Leman teyzenin ailesiyle yaşananlar, Ahmet’in soğuk tavırları ya da Cemal Bey’in yapmadıkları annemin hayatının başarısını gölgeleyemez. Onların ailesi dağıldı belki ama annem kendi güçlü ailesini kurmayı başardı. Haldun, ben, diğer kardeşlerimiz, çocukçağızlarımız ve torunlarımızla hayat orada devam etti.
Ahmet Alpman’ın ardından bugün içim rahat bir şekilde söyleyebileceğim tek bir cümle var: “Biz aynı aileden geliyorduk ama aynı aile olmayı başaramadık.”
Artık bu hesabı zihnimde öfkeyle değil, sükunetle kapatıyorum. Biz elimizden geleni yaptık, karşılığını alamadık ama olsun; öyle böyle hayat devam etti.
Tuesday, September 15, 2026
Haldun
Kardeşim Haldun benden dört yaş küçüktü. 1955 yılında Cihanbeyli’de doğdu. 2004 yılında, Amerika Birleşik Devletleri’nde Norfolk Havalimanı’nda, henüz 49 yaşındayken hayatını kaybetti. Ölüm nedeni kalp kriziydi.
Haldun’un kalp rahatsızlığı çok daha genç yaşta ortaya çıkmıştı.
Üniversite yıllarının, yani yirmili yaşlarının başlarında, aort kapağında darlık olduğu tespit edilmişti. 1977 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Elektrik-Elektronik Bölümü’nde öğrenciyken Ankara’daki Hacettepe Hastanesi’nde bir doktor tarafından muayene edilmiş, yapılan kardiyolojik değerlendirmede aort kapağında darlık olduğu söylenmişti.
O yıllarda bu teşhis ailemiz için çok ağır bir haberdi.
Aort darlığının nedeni konusunda bugün bile kesin bir şey söylemek mümkün değil. Genç yaşta ortaya çıkan aort kapağı hastalıklarının doğuştan gelen bir kapak yapısından, örneğin biküspit aort kapağından veya daha önce geçirilmiş romatizmal ateş gibi hastalıklardan kaynaklanabileceği biliniyor. Ailevi yatkınlık da bazı doğuştan kapak hastalıklarında rol oynayabiliyor. Ancak Haldun’un hastalığının kesin nedenini bugün geriye dönerek belirlemek mümkün değil.
Haldun, Konya Maarif Koleji’nde yatılı okuduğu yıllarda ağır bir gripal enfeksiyon geçirmişti. O zamanlar acaba bu hastalığın kalp kapağıyla bir ilgisi olabilir mi diye düşünürdük. Fakat bugün bunun böyle olduğunu söylemek için elimizde hiçbir tıbbi kanıt olmadığını biliyorum.
Ailemizde de kalp hastalıkları vardı. Anneannem, dedem ve babaannem kalp krizi nedeniyle hayatlarını kaybetmişlerdi. Bu nedenle Haldun’un hastalığının ailevi bir yönü olabilir miydi diye yıllar boyunca düşündüm. Fakat bunu da kesin olarak söylemek mümkün değil.
Haldun’un teşhis edildiği 1970’li yıllarda kalp cerrahisi bugünkü kadar gelişmiş değildi. Aort kapağındaki ciddi darlığın tedavisinde açık kalp ameliyatı ve kapak değişimi önemli bir cerrahi girişimdi. Mekanik ve biyolojik kapak seçenekleri vardı. Mekanik kapaklar daha dayanıklı olmakla birlikte yaşam boyu kan sulandırıcı kullanımı gerektiriyordu; biyolojik kapakların ise kullanım ömrü daha sınırlıydı ve ileride yeniden müdahale gerekebiliyordu.
Ben 1973 yılında Avrupa’da çalışmaya başladığım sırada Ankara’daki eve geldiğim bir gün Haldun’un yüzünün bembeyaz olduğunu gördüm. Anneme ne olduğunu sordum. Annem ve babam durumu anlattılar. Ben hemen sordum:
“Peki bunun tedavisi nedir?”
O yıllarda bize anlatılan, Türkiye’de böyle bir ameliyatın oldukça zor olduğu ve ciddi risk taşıdığıydı. Kalbin açılması, aort kapağının değiştirilmesi ve büyük bir açık kalp ameliyatı yapılması gerekiyordu.
Amerika’da ise bu tür ameliyatlar daha ileri durumdaydı. Fakat ameliyatın maliyeti de ailemiz için çok büyük bir rakamdı. O yıllarda Amerika’daki hastane, cerrah ve diğer masraflarının toplamının 45-50 bin dolarları, doktor ücretlerinin de ayrıca 15-20 bin doları bulabileceği konuşuluyordu.
Haldun bütün bunları düşünüyordu.
1978 yılında Amerika’ya gitti. Orada yaşamını kuracak, eğitimine devam edecek, doktora yapacak, iyi bir iş bulacak ve bir gün gerektiğinde ameliyat olabilmek için yeterli parayı biriktirecekti.
Fakat hayat böyle ilerlemedi. Yıllar geçti.
Haldun Amerika’da eğitimini tamamladı, doktora yaptı, iyi bir meslek sahibi oldu, evlendi ve iki çocuk sahibi oldu. Kendi sağlığına da dikkat etmeye çalıştı. Doktorların tavsiyeleri doğrultusunda yaşamını sürdürdü.
Bu arada tıp da hızla ilerliyordu.
Aort kapağı hastalıklarının tedavisinde yeni yöntemler geliştiriliyordu. Ancak bugün bildiğimiz anlamdaki TAVI/TAVR, yani kasık damarından kateterle girilerek aort kapağının değiştirilmesi, 2002 yılında ilk kez insanda uygulandı. Dolayısıyla Haldun’un hayatını kaybettiği 2004 yılında bu yöntem henüz çok yeniydi ve bugünkü yaygınlığına ulaşmış değildi.
2004 yılına geldiğimizde Haldun hâlâ ameliyat kararını erteliyordu.
Belki korkuyordu.
Belki kendisini iyi hissediyordu.
Belki de yıllardır taşıdığı hastalıkla yaşamaya alışmıştı.
Belki de o günkü tıbbi koşullarda ameliyatın risklerini düşünüyordu.
Bunu artık hiçbir zaman bilemeyeceğim.
2004 yılında eşi ve iki çocuğuyla birlikte Kaliforniya’ya tatile gitmeye karar verdiler. Norfolk Havalimanı’na gittiler. Havalimanında bir gecikme yaşandı. Uçağa yetişme telaşı başladı. Haldun büyük bir stres ve heyecan içindeydi.
Ve o sırada kalp krizi geçirdi.
Kardeşim Haldun’u kaybettik.
Aradan tam yirmi iki yıl geçti.
Ama Haldun benim için hâlâ bitmemiş bir hikâyedir.
Bazen kendi kendime soruyorum:
Acaba Haldun’u Konya Maarif Koleji’ne yatılı göndermeseydik farklı olur muydu?
Geçirdiği ağır enfeksiyonun bir etkisi olmuş olabilir miydi?
Acaba daha erken ameliyat olması için onu daha fazla teşvik etseydik?
Acaba Amerika’ya gittiğinde ameliyat olması için gerekli parayı biz biriktirip destek olsaydık?
Acaba daha erken bir tarihte, 1970’lerde veya 1980’lerde, başka bir tedavi mümkün olabilir miydi?
Acaba 2004 yılında ameliyat olmuş olsaydı bugün hayatta olabilir miydi?
Bunların hiçbirinin cevabını bilmiyorum.
Belki de en zor tarafı bu.
İnsan sevdiği birini kaybettikten sonra geçmişe dönüp olayları yeniden yaşamaya çalışıyor. Her ayrıntıya başka bir anlam yüklüyor. “Şunu yapsaydık ne olurdu?” diye düşünüyor. “Bunu biraz daha erken fark etseydik?” diye kendini sorguluyor.
Oysa geçmişi değiştirmek mümkün değil.
Bugün tıbbın geldiği noktadan geriye bakınca, o yıllarda bizim bildiklerimizle bugün bildiklerimizin aynı olmadığını daha iyi anlıyorum. Haldun’un hastalığının gerçek nedeni neydi, ameliyat için en doğru zaman ne olurdu, 2004 yılında hangi tedavi onun için en uygun olurdu; bunların hiçbirini artık kesin olarak bilemeyiz.
Bildiğim tek şey şu:
Haldun yirmi iki yıldır aklımdan hiç çıkmadı.
Bir kardeşin kaybının üzerinden yıllar geçiyor ama bazı acılar zamanla kaybolmuyor. Sadece insan onlarla birlikte yaşamayı öğreniyor.
Ben de Haldun’u böyle taşıyorum.
Her zaman aklımda, her zaman içimde bir sızı olarak…
Ve hâlâ bazen kendi kendime aynı soruyu soruyorum:
Acaba başka türlü olabilir miydi?
Saturday, September 12, 2026
Zülfü
ZÜLFÜ’NÜN HİKÂYESİ
Zülfü 1953 doğumlu bir köy kızıydı.
Çocukluğunun ilk yılları köyde geçti. O yılların Anadolu’sunda köy hayatı bugünkünden çok farklıydı. Çocukların hayatı küçük yaşta ev, tarla, hayvanlar ve aile sorumlulukları arasında şekillenirdi. Kız çocuklarının eğitim görmesi ise her aile için öncelikli değildi.
Zülfü’nün hayatındaki en önemli kırılmalardan biri, henüz sekiz yaşlarındayken bizim yanımıza gelmesi oldu.
1961 yılında geldi ve yaklaşık üç yıl, 1963 yılına kadar bizimle birlikte yaşadı.
Bu üç yıl Zülfü için yalnızca bir ev değişikliği değildi. Köyden şehre gelmiş, başka bir hayatın nasıl olduğunu görmüştü.
Bizim yanımızda bulunduğu yıllarda okuma yazmayı öğrendi. Basit hesaplar yapabiliyor, sayıları kullanabiliyordu. En önemlisi, şehirde kullanılan konuşma biçimini ve günlük hayatın farklı kurallarını öğrendi.
Çocuk yaşta farkında olmadan yeni bir dünyanın içine girmişti.
Evde insanların birbirleriyle nasıl konuştuğunu, alışverişin nasıl yapıldığını, paranın nasıl kullanıldığını, insanların nasıl giyindiğini ve şehir hayatının düzenini gördü. Belki bunların hiçbirinin o sırada hayatının ilerleyen yıllarında ne anlama geleceğini düşünmüyordu.
Ama bütün bunlar onun hafızasında kaldı.
1963 yılında Zülfü’nün yeniden köyüne, biyolojik babasının yanına dönmesi gerekti.
Bu dönüş onun için kolay olmuş olmalıydı.
Bir tarafta üç yıl boyunca alıştığı şehir hayatı vardı. Diğer tarafta doğduğu, fakat artık eskisi kadar aynı görünmeyen köyü.
Köye döndüğünde artık eski Zülfü değildi.
Okuma yazma biliyordu.
Basit hesap yapabiliyordu.
Şehirli bir konuşma biçimi kazanmıştı.
İnsanlarla başka türlü iletişim kurmayı öğrenmişti.
Belki köydeki çocuklar onun konuşmasını farklı buluyorlardı. Belki bazıları onun şehirden gelmiş olmasını merak ediyordu. Belki de Zülfü, kendi içinde, üç yıl boyunca gördüğü şehir hayatı ile köy hayatını karşılaştırıyordu.
Fakat hayat yeniden kendi düzenine döndü.
Eğer ailesinin ekonomik şartları elverişli değilse, Zülfü’nün eğitimine devam etmesi kolay değildi. O dönemde köylerde kız çocuklarının okula devam etmesi, özellikle ailelerin ekonomik sıkıntıları varsa, çoğu zaman mümkün olmuyordu.
Böylece Zülfü yeniden ev işlerinin, tarla işlerinin ve aile sorumluluklarının içine girmiş olabilir.
Okuma yazma bilgisi zamanla daha az kullanılmaya başlamış olabilir. Fakat üç yıl boyunca edindiği bazı alışkanlıklar muhtemelen onun içinde yaşamaya devam etti.
Çünkü insan çocuklukta gördüğü bazı şeyleri kolay kolay unutmaz.
Zülfü belki hayatının ilerleyen yıllarında köyde yaşayan sıradan bir Anadolu kadını oldu. Belki evlendi, çocukları oldu, ailesinin geçimine yardımcı oldu. Belki tarla ve ev işleri arasında bir ömür geçirdi.
Fakat onun hayatında 1961–1963 arasındaki üç yılın ayrı bir yeri olduğunu düşünmek mümkündür.
Çünkü o üç yıl ona başka bir dünyanın mümkün olduğunu göstermişti.
Köyüne döndüğünde belki bunu kimseyle konuşmadı. Belki zaman içinde o günlerin ayrıntılarını bile unuttu. Fakat okuma yazma öğrendiği, şehirde konuşmayı ve yaşamayı öğrendiği o yıllar onun kişiliğinin bir parçası olarak kaldı.
Belki yıllar sonra kendi çocuklarına veya torunlarına şehirden söz etti.
Belki onlara, küçük bir kız çocuğuyken üç yıl şehirde yaşadığını anlattı.
Belki de hiç anlatmadı.
Biz bugün Zülfü’nün 1963’ten sonraki hayatını tam olarak bilmiyoruz. Onun evlenip evlenmediğini, çocuklarının olup olmadığını, nerede yaşadığını ve hayatının nasıl devam ettiğini bilmiyoruz.
Ama bildiğimiz bir şey var:
Zülfü 1953 doğumlu bir köy çocuğuydu.
1961 yılında yaklaşık sekiz yaşında bizim yanımıza geldi.
Üç yıl bizimle yaşadı.
1963 yılında köyüne ve biyolojik babasının yanına döndü.
Fakat köye dönen çocuk, köyden ayrılan çocukla aynı çocuk değildi.
Yanında okuma yazmayı, basit hesabı, şehirli konuşmayı ve şehir hayatından kalan hatıraları götürmüştü.
Belki hayatı yine köyde geçti.
Belki evlendi, çocuk büyüttü, tarlada çalıştı.
Ama çocukluğunun o üç yılında gördüğü dünya, hayatının bir köşesinde hep kaldı.
Zülfü’nün hikâyesi aslında yalnızca bir köy kızının hikâyesi değildir.
1950’lerin sonunda ve 1960’ların başında Türkiye’de köy ile şehir arasındaki büyük farkın, eğitim imkânlarının ve bir çocuğun hayatını değiştirebilecek küçük bir fırsatın hikâyesidir.
Üç yıl bazen bir insanın bütün hayatını değiştirmeye yetmez.
Ama bazen insanın hayatına, başka bir hayatın mümkün olduğunu gösterecek kadar derin bir iz bırakmaya yeter.
Kız kardeşim
KIZ KARDEŞİM
Ben 10 yaşındayken, küçük bir kasabada yaşayan dört kişilik bir aileydik: Annem, babam ve iki erkek kardeşim. Babaannem de bizimle birlikte yaşıyordu.
Annem, o yıllarda kasabanın tek lisesinde Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeniydi. Babam ise kırsal bölgelerdeki arazi anlaşmazlıklarını çözen bir kadastro hâkimiydi.
Annemin ev işleri oldukça fazlaydı. Bir gün, günlük işlerinde kendisine yardımcı olacak küçük bir kız çocuğuna ihtiyaç duyduğunu söyledi. Babam da personelinden, mümkünse bizimle birlikte kalabilecek uygun bir kız çocuğu bulmalarını istedi.
Kırsal yöneticilerden, çocuğunun bakımını üstlenmekte zorlanan yoksul ve annesiz bir aileden gönüllü bir kız çocuğu önermeleri istendi.
Bir süre sonra, karısı başka bir adamla kaçmış olan yoksul bir babanın sekiz yaşındaki kızını ailemize vermeye gönüllü olduğu haberi geldi.
Bir sabah erkenden küçük kız evimize getirildi.
Üzerinde eski ve kirli bir elbise vardı. Saçları uzun, bakımsız ve kirliydi. Üzerinde ağır bir koku vardı. Yanında hiçbir kişisel eşyası bulunmuyordu. Yabancı bir evde, öz ailesinin korumasından uzakta kalmaktan korkuyordu.
Babaannem onun sorumluluğunu üstlendi.
Onu banyoya götürdü, yıkadı, saçlarını kısalttı ve gün içinde birkaç kez daha temizledi. Ardından annem ona yeni elbiseler dikti.
Artık temiz kıyafetleri vardı. Bizimle aynı masaya oturuyor, aynı yemeği yiyor ve rahat bir yatakta uyuyordu.
Kendisine ağır ev işleri yaptırmıyorduk. Bizim için o, yalnızca ev işlerinde yardımcı olan küçük bir kız değildi. Biz iki küçük erkek çocuk için kısa zamanda kız kardeşimiz olmuştu.
Birlikte üç yıl geçirdik.
İlk zamanlarda fazla konuşmuyordu. Özellikle köy şivesini belli etmemek için kısa cevaplarla yetiniyordu. Yaklaşık üç ay içinde şivesi düzeldi ve bizim gibi konuşmaya başladı.
Boş zamanlarında sürekli kitap okuyordu. Bizim kitaplarımızı onunla paylaşıyorduk. Küçük erkek kardeşim ilkokula başladığında, birlikte kitap okuyarak ve ders çalışarak okuma yazmayı ve matematiği öğrendi.
Eve telefon da yeni bağlanmıştı. Telefon çaldığında bazen kendisini, “Ben evin kızıyım” diyerek tanıtıyordu.
Bu cümle benim için bugün bile çok anlamlıdır.
Çünkü o artık kendisini dışarıdan gelmiş, ev işlerine yardımcı olan küçük bir kız olarak görmüyordu. Kendisini gerçekten bizim evin kızı, bizim ailemizin bir parçası olarak hissediyordu.
Üç yıl boyunca bizimle birlikte büyüdü.
Bu süre içinde annem onun geleceğini de düşünüyordu. Ev yönetimi, terzilik ve yemek pişirme gibi beceriler kazanması için kızlara yönelik bir okula göndermeyi planlıyordu. Daha sonra isterse öğretmenlik veya sağlık hizmetleri eğitimi veren bir okula devam edebileceğini düşünüyordu.
Ancak üç yılın sonunda ailemiz için önemli bir değişiklik gündeme geldi.
Ebeveynlerim, çocukların daha iyi okullarda okuyabilmeleri için başkente, Ankara’ya taşınmaya karar verdiler.
Fakat kız kardeşimizin geleceği konusunda artık başka bir sorun ortaya çıkmıştı.
Bir gün aniden ortadan kayboldu.
Üç gün boyunca kendisinden haber alamadık. Durumu kasaba polisine bildirdik. Sonunda onu kasabanın dışındaki bir gecekonduda, öz babası ve köyden gelen bazı akrabalarıyla birlikte buldular.
Babası, üç yılın ardından kızını çok özlediğini söyledi.
Bu olay ailemiz için büyük bir şok oldu.
Ebeveynlerim, kızın yeniden kaçmasını engelleyememekten ve durumun daha da kötüleşmesinden endişe ettiler. Onun sorumluluğunu daha fazla taşıyamayacaklarına karar verdiler.
Onu tekrar köyüne göndermeye karar verdiklerinde, kız kardeşimizin gözleri korkuyla büyüdü.
Hiçbir şey söyleyemedi.
O an ne hissettiğini bugün bile tam olarak bilemiyorum. Ancak gözlerindeki korkuyu ve çaresizliği hâlâ hatırlıyorum.
Bir gün valizi hazırlandı.
İçine kişisel elbiseleri ve okuyabilmesi için kendisine verilen kitaplar konuldu.
Böylece üç yıl boyunca birlikte yaşadığımız, kitaplarımızı ve soframızı paylaştığımız, telefonlara “Ben evin kızıyım” diye cevap veren küçük kız yeniden öz ailesine gönderildi.
Biz iki erkek çocuk onu hiçbir zaman bir hizmetçi olarak görmemiştik.
O bizim kız kardeşimizdi.
Her şeyimizi onunla paylaşmıştık.
Sonra bir gün evimizden ayrıldı ve biz iki küçük çocuğu kız kardeşsiz bıraktı.
O günden sonra kendisinden bir daha hiç haber alamadık.
Bir süre sonra yeni bir erkek kardeşimiz oldu. Ailemiz Ankara’ya taşındı. Evimiz, çevremiz, okullarımız, arkadaşlarımız ve yaşam biçimimiz değişti. Çocukluk hayatımız yeni bir döneme girdi.
Zaman geçtikçe onun yokluğunu kabullendik. Çocukluk anılarının arasında o da zamanla uzaklaştı.
Fakat tamamen unutulmadı.
Yıllar sonra düşündüğümde, onun hayatının nasıl devam ettiğini merak ediyorum.
Büyük ihtimalle çok küçük yaşta evlendirilmiş olabilir. Üç yıl boyunca bizim evimizde okuyup yazmayı öğrenmiş, kitaplarla tanışmış, şehir hayatını görmüş, temiz ve düzenli bir ortamda büyümüş bir genç kız olmuştu. Artık okuma yazma bilmeyen küçük bir köy kızı değildi.
Belki babası, onun evliliği karşılığında karşı taraftan yüklü bir başlık parası veya tarım arazisi aldı.
Bunların hiçbirini bilmiyorum.
Bildiklerim yalnızca çocukluğumdan kalan birkaç fotoğraf ve hafızamdaki küçük ayrıntılar.
Mütevazı doğum günü kutlamalarımdan birinde çekilmiş iki grup fotoğrafımız var. Fotoğraflardan birinde, yerel mülki idarecinin kızının yanında duran sevimli, zeki ve güzel küçük bir kız görülüyor.
O küçük kız benim kız kardeşim.
Yıllar geçti.
Belki evlendi. Belki çocukları, hatta torunları oldu. Belki kendi ailesinde sevgi dolu bir hayat sürdü.
Bunu hiçbir zaman öğrenemedim.
Ama bugün, aradan bunca yıl geçtikten sonra bile, onun iyi ve mutlu bir hayat yaşamış olmasını diliyorum.
Çocukluk yıllarımda kısa bir süre bizimle yaşayan o küçük kız, hayatımın unutulmaz insanlarından biri olarak hafızamda kaldı.
O zamanlar bunun farkında değildim.
Ama şimdi geriye dönüp baktığımda, onun evimizden ayrılışını bir çocuğun kız kardeşini kaybetmesi gibi hatırlıyorum.
Belki de bu yüzden, aradan geçen onca yıla rağmen, çocukluk dönemimde kaybettiğim o küçük kız kardeşimin hüznünü hâlâ içimde taşıyorum.
Wednesday, February 11, 2026
Almanya’da
Berlin’de Yeni Bir Katman: Üçüncü Kuşaktan “Yeni Dalga” Entelektüeller
Berlin, on yıllardır Türk göçünün merkezi. Ancak bugün şehrin havası, 1960’ların nostaljik ve hüzünlü “gurbet” hikâyelerinden çok farklı bir yere evrilmiş durumda. Artık karşımızda hem Berlin’de doğup büyümüş üçüncü kuşak Türkler hem de Türkiye’nin en nitelikli üniversitelerinden mezun olup burayı bilinçli biçimde “yeni vatan” seçen eğitimli bir kitle var.
Sosyolojik Dönüşüm: İşçilikten Küresel Vatandaşlığa
İlk kuşakların fabrikalarda verdiği onurlu mücadelenin üzerine yükselen üçüncü kuşak, bugün üniversite kürsülerinde, hukuk bürolarında ve sanat galerilerinde Berlin’in entelektüel dokusuna yön veriyor. Son yıllarda bu tabloya önemli bir halka daha eklendi: ODTÜ, Boğaziçi, İTÜ, Hacettepe gibi kurumlardan mezun genç profesyoneller.
Bu yeni topluluk; doktorlardan mühendislere, bilişim uzmanlarından akademisyenlere uzanıyor. Berlin’e yalnızca çalışmaya değil, yaşamaya ve kök salmaya geliyorlar.
Dilin Ötesinde: İngilizce Hâkimiyeti ve Özgüven
Yeni neslin en çarpıcı özelliği dil yetkinliği. Almancayı hızla öğrenmelerinin yanında, İngilizceye hâkimiyetleri çoğu zaman Alman meslektaşlarıyla tam bir eşitlik, hatta kimi alanlarda avantaj sağlıyor. Çok uluslu şirketlerde ve hastanelerde bu genç profesyoneller, küresel projelerin doğal aktörleri hâline gelmiş durumda. Dil artık bir bariyer değil; dünyayı açan bir anahtar.
Kalıcılık ve Aile Kurma Vizyonu
“Para biriktirip dönmek” düşüncesi, yerini uzun vadeli yerleşiklik planlarına bırakmış durumda.
• Kalıcı yuvalar: Berlin’in tarihi dokusuna uyumlu, estetik ve modern yaşam alanları kuruyorlar.
• Gelecek inşası: Evlilik ve çocukların eğitimi, şehrin kozmopolit yapısına göre planlanıyor.
• Kültürel entegrasyon: Hafta sonları yalnızca kapalı çevrelerde değil; Philharmonie’de bir konser, Deutsche Oper’de bir prömiyer ya da müzelerde bir sergiyle geçiyor.
Teknik Zekâ ve Kültürel Estetik
Bir mühendis gözüyle bakıldığında, Türkiye’nin rekabetçi eğitim ortamından süzülerek gelen bu birikimin Alman disipliniyle buluşması yüksek bir verimlilik yaratıyor. Berlin hastanelerinde hayat kurtaran genç Türk doktorlar ve yazılım dünyasında şehri Avrupa’nın teknoloji merkezlerinden biri hâline getiren mühendisler, Türkiye’nin en değerli ihracatının bilgi ve yetkinlik olduğunu gösteriyor.
Berlin’in Yeni Türk Elitleri
Yükselen profil; eğitimli, çok dilli, sanata açık ve toplumsal statüsü yüksek bir topluluk. Göçün mağduriyet dilini geride bırakmış durumdalar. Berlin artık onlar için bir gurbet değil; kimliklerini kurdukları, ailelerini büyüttükleri ve Avrupa’nın geleceğine katıldıkları bir merkez.
Bu değişim, yalnızca şehrin sosyal yapısını değil, Türkiye–Almanya ilişkilerinin niteliğini de dönüştürüyor.
Entelektüel Dayanışma: Akademik ve Sosyal Ağlar
Yeni dalganın belirgin özelliklerinden biri kurdukları nitelikli iletişim ağları. Geleneksel hemşehri yapılarının yerini akademik platformlar, profesyonel network grupları ve dijital iş birlikleri alıyor.
• Mesleki dayanışma: Üniversitelerdeki akademisyenler ve hastanelerdeki uzmanlar, gençlere mentorluk yapıyor; bilgi ve deneyim aktarımı kurumsallaşıyor.
• Sosyal entegrasyonun yeni yüzü: Yoğun iş temposuna rağmen hem Türkiye gündemi hem Berlin’in kültür hayatı yakından takip ediliyor.
• Geleceğin Berlinli kimliği: Bu bilinçli tercih, karar alma mekanizmalarında ve bilimsel kurullarda daha fazla Türk isminin yer alacağı bir zemini hazırlıyor.
Türkiye’nin parlak beyinlerinin Berlin’de kurduğu bu hayat, iki ülke arasındaki köprüleri daha da güçlendiriyor. Bu ne bir kaçış ne de kopuş; liyakatin sınır tanımayan yolculuğu.
— Haluk Direskeneli , Berlin
⸻
Monday, February 09, 2026
Rsb
Anton Bruckner’in “İmparatorluk Senfonisi” Berlin’de: RSB ve Jurowski ile Bir Akşam
Berlin’in canlı klasik müzik dünyası, 8 Şubat 2026 Pazar akşamı Anton Bruckner’in anıtsal 8. Senfonisi (Do minör, WAB 108) için bir araya geldi. Rundfunk-Sinfonieorchester Berlin (RSB), Şef Vladimir Jurowski yönetiminde bu büyük eseri Berlin Filarmoni’nin Großer Saal salonunda seslendirdi.
Konserin Ayrıntıları
Akşam tamamen senfoninin 1887 tarihli versiyonuna, özellikle de Robert Haas’ın 1935 baskısına ayrılmıştı. Jurowski ve yardımcı şef Ralf Sochaczewsky yönetimindeki orkestra dört bölümü seslendirdi:
• Allegro moderato
• Scherzo. Allegro moderato
• Adagio. Feierlich langsam, doch nicht schleppend
• Finale. Feierlich, nicht schnell
Ara verilmeden çalınan yaklaşık 90 dakikalık konser, dinleyicilere kesintisiz ve derin bir müzik yolculuğu sundu. Bu icra, 6 Şubat Cuma günü Konzerthaus Berlin’de yapılan ve canlı yayınlanan başarılı konserin ardından geldi.
Hava durumu ve Ulaşım
Berlin’de hava tipik bir kış günüydü. Sıcaklık 0–2°C civarındaydı. Gün boyunca gri bir gökyüzü ve yer yer buz sisi etkili oldu. Hafta başında siyah buzlanma nedeniyle havalimanı ve bazı tren hatlarında aksamalar yaşanmış olsa da, pazar akşamı Filarmoni salonu müzikseverlerle doluydu. Şehrin kültür hayatı temposunu korudu.
Bruckner 8: Bir Müzik Katedrali
Sekizinci Senfoni’nin tek başına programlanması, eserin başlı başına büyük bir anlatı olarak ele alındığını gösteriyor. Dinleyiciler, ara verilmeden Bruckner’in “ses katedrali”nin içine girme fırsatı buldu. Jurowski’nin yorumu, mimari netlik ile özellikle Adagio ve Finale’de gerekli olan ruhani büyüklük arasında dengeli bulundu.
Final bölümünün son notaları salonda kaybolurken atmosfer oldukça etkileyiciydi. Müzisyenler ve Jurowski, senfonik repertuvarın en zorlu zirvelerinden birini tamamlamanın yorgunluğunu ve başarısını birlikte paylaştı.
Sosyal Medya Yorumları
Dinleyicilerin paylaşımlarında öne çıkan bazı ortak görüşler şunlardı:
• Jurowski ve RSB’nin büyük bir performans sergilediği,
• Adagio bölümünde zamanın adeta durduğu,
• Haas edisyonunun orkestraya farklı bir nefes alanı sağladığı.
Birçok müziksever özellikle bakır üflemeli çalgı grubunun, eserin uzunluğuna rağmen son akorlara kadar gücünü ve odağını korumasını “Herkülvari” bir çaba olarak nitelendirdi.
Programdan Notlar
• Konser öncesinde saat 19:10’da Südfoyer’de Steffen Georgi tarafından kısa bir tanıtım konuşması yapıldı ve Haas edisyonunun özellikleri anlatıldı.
• Cuma günkü icra, radio3 rbb tarafından yayınlanmak üzere kaydedildi.
• Salon kuralları gereği konser sırasında ses veya görüntü kaydı yapılmasına izin verilmedi; amaç Filarmoni’nin sessizliğini korumaktı.
— Haluk Direskeneli, Berlin
Sunday, February 08, 2026
Berlin 8-Şubat 2026
Günaydın, 8- Şubat 2026
Bugün Berlin’de üçüncü günümüz. İlk gün akşam Berlin’e AJet’in VF509 seferiyle ulaştık. Pasaport kuyruğu uzundu. Kadın polis neden geldiğimi, ne kadar kalacağımı, ne zaman döneceğimi ve dönüş biletimi sordu. Hepsini cevaplayınca pasaportumu damgaladı. Bavullarımız kabinde yanımızdaydı, dışarı çıktık.
Mövenpick Café’de oturduk, çorba içtik. Mehmet geldi ve bizi aldı. Arabayla epey yol gittikten sonra Airbnb evimize vardık. E-posta ile gelen şifreyi kullanarak kapıyı açıp içeri girdik. Bir kat yukarı merdiven çıktık.
Airbnb evi konforlu, temiz, rahat ve sıcak. Yatak odası, salon, mutfak ve banyo var. Ayrıca bizim kullanmadığımız bir çocuk odası daha bulunuyor. Tasarım siyah konseptte; duvarlar, çarşaflar, mobilyalar, masa, sandalyeler, havlular kısacası her şey siyah.
Arkada bahçe, önde ara yol var. Her odada televizyon mevcut; toplam üç TV var. Netflix, YouTube ve haber kanalları izlenebiliyor. Evde pek çok şey otomatik ve elektronik. Işıklar gecikmeli yanıyor; mutfak ve banyoya girince kendiliğinden açılıyor. Banyoda küvet var. Salonda geniş L koltuk ve masa bulunuyor.
Evde çamaşır makinesi hariç tüm beyaz eşyalar var: kahve makinesi, kettle, elektrikli ocak, fırın ve bulaşık makinesi. Tabaklar da siyah. Mutfak malzemesi oldukça fazla.
Musluk suyu içilebiliyor ama biz yine de marketten şişe su aldık. En yakın market Rewe, yaklaşık 1,2 km uzaklıkta. İlk akşam ve dün Rewe’den alışveriş yaptık; ev yiyecekle doldu. Rewe temiz, ürünler taze ve düzenli.
İlk akşam yakındaki bir Hint lokantasında yemek yedik. Mercimek, ıspanaklı patates ve tavuk haşlama ile pilav aldık. 40 € ödedik.
Dün arabayla şehir merkezine gittik. Otopark bulmak ve park etmek zor. Daha çok kapalı otoparklı AVM’leri dolaştık. Bana bir kışlık On marka spor ayakkabı aldık. Akşamüstü Amrit isimli geniş, rahat ve konforlu bir Hint lokantasında çorba içtik, pilav ve çeşitli yemekler tattık. Orada da 42 € ödedik. Dönüşte yine Rewe’ye uğradık ve üç güzel kırmızı italyan şarap aldık.
Bugün pazar, her yer kapalı. Mehmet bizde kaldı, salondaki kanepede uyudu. Dilek evin soğuk olduğundan şikâyet etti, sıcaklık ayarını yükselttik. Bu defa da Mehmet evin çok sıcak olduğundan şikâyet etti.
Akşam saat 20.00’de Berlin Filarmoni’de Rundfunk-Sinfonieorchester Berlin (RSB) konseri var. Programda tek eser Anton Bruckner’in 8. Senfonisi; yaklaşık 1,5 saat sürecek ve ara yok. Eseri youtube üstünden evde dinledim. Nereye park edeceğimizi bilmiyorum. Filarmoni’nin kapalı otoparkında saat ücreti 5 €. En az 3–4 saat kalacağız. Durumlar böyle.
Evler sıra nizam, yollarda son model SUV otomobiller dizili; çoğu elektrikli ve bahçelerde düzenli şarj direkleri var. Hava kapalı. Kar yağmış, yerler buz; arabaların üzeri karla kaplı. Yürümek zor.
Geldiğimiz günden önce Berlin Brandenburg Havalimanı’nda “black ice” denilen buzlanmaya yol açan yağmur pistleri tehlikeye sokmuş. Havalimanı 24 saat kapanmış, uçuşlar iptal olmuş. Umarım dönüşte böyle bir durum yaşamayız.
Çok selam.
⸻
Subscribe to:
Posts (Atom)


