Saturday, September 25, 2010

Nabucco Opera veya BoruHatti



Değerli Arkadaşlarım,
Tüm çalışma hayatım termik santral işinde geçti. Ben yatırımcının her tip enerji alanında daha çok yatırım yapmasını isterim. Çevreye uyumlu, çevre insanı ile dost HES/ Güneş/ Rüzgar/ termik yatırımlar yapmasını isterim.  Zaman içinde Termik santral çalışmalarına uyumlu kendime göre uğraşlar edindim. Bence enerji sektörünün müziği Opera'dır.
DoğalGaz endüstrisi denince benim aklıma Guiseppe Verdi'nin bestelediği Nabucco geliyor. "Nabucco" denince sizin akliniza boru hatti geliyor, aslında biliyorsunuz, boru hattı müzakereleri sırasında Viyana operasinda oynanan bir Verdi Operasıdır.
Geçen dönem 2010 ilkbaharda Ankara Operasında "Yekta Kara" hanım "Macbeth"i sahneye koymustu. 3 kere oynandı, 2 sine gidebildim. BaşRoldeki Baritonlar, özellikle Eralp KIYICI harika idi. Oyun , sahneleme, orkestra muhteşemdi. "Macbeth" operası siyasi iradeye bir anlamda ince mesaj gonderiyordu. Bu sonbahar Ankara’da Tosca ve Macbeth operaları sahnelenecek.
Operalar içinde de en sert, en haşin, en muhteşem Alman Richard Wagner Operalarının müziğidir. Yeni dönemde bir "Richard Wagner" operası Ankara ortamına iyi gider diye düşünüyorum, Neden Wagner?? Bence "termikçi"lere en iyi Wagner Opera müziği gider. Wagner 1813-1883 yılları arasında yaşamış. Sanıldığının aksine Hitler ile bir ilgisi yok, aynı zaman diliminde yaşamamışlar. Çok güzel Opera bestelemesinden öteye bir başka çabası yok. Ne zaman bir termik santral sunumu izlesem, ne zaman bir konferans, panel, fuar, sergi gezsem fonda Wagner müziği duyarım,  Nedendir bilmem? Zor sert bir müzik belki ondan herhalde.
“Şu anda dünyanın hangi operasında Wagner Operası sahneleniyor?" diye google taraması yaptım,  bakın neler buldum,
Moskova'da 7 ayrı opera sahnesi var, bu yıl uzun zamandır ilk defa  Wagner sahneleyecekler
Almanya’da Berlin Deutscher Oper'de Wagner var, Hamburg Stadt Oper'de var, Munich Bayerische Oper'de var, 
Milano LaScala da var,  Die Walküre,  
Paris te 3 ayrı Opara sahnesinde Wagner 2011 ilkbaharında sahne alıyor,
Newyork Metropolitan'da 2-ayrı Wagner operası sahnelenecek,
belki "Sinemada Opera" imkanı ile Ankara’da da seyrederiz.
Londra Royal Opera House ta Kasım ayından sonra Wagner sahnelenmeye basliyor
Israel TelAviv Operasinda yok, çok normal, tatsız geçmiş olayları hatırlatıyor.
Prague Operasinda 2-ayrı Wagner repertuarda var. FlyingDutchmen ve, Tristan ve Isolde (2011)
Budapeşte Operası 2010-2011 repertuarında 5-ayri Wagner operasi var, inanılır gibi değil
Viyana Devlet operasinda 2011 yılında sadece “Uçan Hollandalı” var.
Sydney Operasında Wagner bir süre yok, BuonesAires Operasında “Tristan ve Isolde” var.
Peki Türkiye'de durum ne?? Izmir Operası repertuarında "Uçan Hollandalı" var, bu yıl oynarmı bilemem, oynarsa  Izmir'e  seyahat yapmak şart,
Ankara Operasında bir Wagner hazırlığı olduğu söyleniyor, henüz net bir açıklama yapılmadı, "TannHauser" sahnelenecek diye bir duyum aldık. Harika bir haber.
Istanbul Süreyya Operasında  herhalde henüz öyle bir Wagner çalışması yok, ilerde belki olur. Istanbul Süreyya Operasinda 16-19-21-22 Ekim gunleri LaTraviata Operasi var. Biletleri internetten, sahnelenmeden 30 gün önce alabiliyorsunuz.  https://www.dobgm.gov.tr/
Bu yıl LaTraviata Operasında üç ayrı başrol ekibi var, arka arkaya 21-22 Ekim Gunleri seyretmek harika olur, 21-22 Eylül günleri sabah saat 0930 da internet sayfasını açmalı hazırda bilet almak icin beklemeli, internet sayfası "buyur gel biletini al" deyince derhal tayakkuza gecmeli.
Sonra o günler için istanbul da kendimize iş/ program/ görüşme/ seminer  ayarlamalı, nasıl olsa önümüzde 1-aydan fazla zaman var,
Bilet almak öyle kolay degil, bir kere ortadan biraz geriden alacaksin, bir gun sol köşeden, diğer gün sag köşeden alacaksin, ön orta iyi degil,  salonu iyi goremiyorsun, sahnelenme sırasında salonda da oyun oynanabiliyor, arkanda ne oluyor anlamıyorsun,
Balkonda bilet, ancak salonda yer kalmamışsa alınır, eğer tek başına gidiyorsan, ve mecburen balkonda yerin varsa, birinci perdeden sonra salona ineceksin, bos koltuk bakacaksin, yer gösteren görevli güzel kızlar sana anlayış gösteriyorlar, kendileri salonda/ parterde boş bir yer bulup seni oturtuyorlar, balkondan seyretmek öyle kolay değil,  düz baktığında sadece seyirciyi seyrediyorsun, sahneye  için sağa veya sola devamlı bakmaktan başın tutuluyor.
"LaTraviata" operası Süreyya sahnesinde nerdeyse boş dekorla oynanan bir eser.  Biraz eğik bir platform, üstünde bir koltuk, bir kumar masası, veya son perdede bir yatak, ama oyuncular harika balo elbiseleriyle görünüyorlar, herkes çok memnun, beyler siyah smokin, hanımlar güzel tuvaletler takılar mücevherlerle sahnede dolaşıyorlar.  
Bakalım bu sezon orkestrayı kim yönetecek, umarım en sevdiğim şef Antonio Pirolli yönetir. Süreyya'da sahne küçük sesler cok iyi duyuluyor, her üç oyun ekibinin farklı tarafları var, insana sanki üç ayri Opera oynanıyor gibi geliyor.
Opera ya öyle hazırlıksız gidilmez, evde, arabada, işyerinde, kaset, CD, iPod, mp3 calar "LaTraviata" müziği alacaksın, hic durmadan dinleyeceksin, en az 1-2 gün hatta 1-hafta başka müzik dinlemek yok, her bir nota ses muzik kafana girecek, Opera konusunda konservatuar eğitimi almamış olsanda  baştan sona melodiyi kafanda takip edebileceksin.
Opera'ya geliyorsan koyu renk takim elbise gomlek, kravat giyineceksin, benim lafım erkek seyirciye, Fenerbahçe maçına gidiyormuş gibi laubali blujean Fener formasıyla Operaya gelmek önce kendine saygısızlık.  Maça gidiyorsan takım formanı giy, Opera'ya geliyorsan takım elbise giy,  hanımlar zaten kendilerine yakışanı biliyorlar giyiyorlar.
Erken gidip en geç saat 19:30da salonda yerini alacaksın,  oyun başladıktan sonra kendi aralarında sinemadaymış gibi konuşanlar cok olur, onlarla takışmaya gerek yok, "şişt" filan demeye, surat asmaya, uyarmaya gerek yok, yerini degiştir daha iyi, bırak hayatında bir kere Opera’ya gelmis konuşsun, bir başka uyaran nasılsa çıkar.
Program kitapçığından mutlaka almak lazım, kaç kişi geldiyseniz o kadar program kitapçığını beklemeden almalı,  son dakikada konu okunmaz, zaten konu belli, perde üstündeki dijital  yazıları okumak için kendini zorlama, kendini müziğin keyfine bırak, zaten cok tanıdık bildik bir müzik, mutlaka bir yerlerde duymuşsundur
Süreyya Opera sahne /salon olarak AKM'den daha küçük bu yüzden daha iyi, daha küçük olduğundan doğal sesler daha net duyuluyor, AKM çok büyük, opera icin bazan seyyar mikrofon kullanıldığını gördüm, bence doğru değil. 
Birinci perde arada bir yarım bardak kırmızı şarap (Ankyra Merlot) icmek uygun olur, sonraki aralarda  sade kahve insanı uyanık tutar. Ayrıca hatırlatayım, tuvalet merdivenleri çok dik, tuvalet ihtiyacını erken gidermek lazım, aralarda hemen gitmek iyi oluyor, sıvı alımını kontrol altında tutmakta fayda var, 
LaTraviata Operasında son perde en guzel en dramatik bölüm, Başroldeki Soprano'nun kendisini gösterdiği sesini en güzel ortaya çıkardığı bölüm.  Milano LaScala operasında seyirci en ufak yanlışı affetmiyor, beğendiği sanatcıyı çiçek yağmuruna tutuyor, beğenmediğini belli ediyor, bizde standart alkış var, çiçek göndermek yok,  aslında ön sıralar çiçek getirmeli, beğendigi sanatçıyı çiçek yağmuruna tutmalı.  Çıkışta karşıdaki muhallebicide yarım saat geçirmek, salep içmek iyi olur, kalabalık dağılır, taksi bulmak daha kolay. 
Geçtiğimiz ilkbahar, MyBilet üstünden "Sinemada Opera" programı başladı. Ankara Panora AVM sinemasında 7.salonda bazan canlı yayin Opera seyrettik,  "Simon BoccaNegra" ve "Carmen" seyrettik,  insanlar gerçek Opera'ya geliyormus gibi idiler, canlı yayın bilet 40 TL, band yayın 30 TL idi, işletmeci, Opera öncesi beyaz köpüklü şarap ve çilek sundu, gelen seyirciler pek keyifli idi, birinde "Yekta Kara" hanım da seyirciler arasında vardı, Ankara operasının sanatçıları şef/ orkestra/ başrol oyuncuları/ koro sanatçıları nerdeyse tüm kadro ordaydılar, 
Bu sonbahar, belki ayni uygulama devam eder, belki "Sinemada Opera" ile canlı yayın bir Wagner Operası görürüm.   Ankara ODTU Mezunları Derneği açık hava Çim Amfide Opera/ KlasikBatıMüziği günleri planlıyor haberiniz olsun.  Cumartesi günleri radyoda yayinlanan "Klasik Müzik Gündemi" (08.00-11.00) programında bakalım bu hafta neler sunulacak??? 
Klasik Müziksiz özellikle Operasız kalmayın.  En derin saygılarımla

Haluk Direskeneli, Ankara,  Eylül 2010


Monday, August 16, 2010

ithal kömür ucuz yakıt değildir



Değerli Arkadaşlarım

Gectiğimiz hafta icinde 2 (iki) ayrı internet gazete haberinde (Milliyet ve YeniSafak) ithal kömürün ucuz olduguna dair yorumlar okudum. Yurdumuzda yerli/ yabancı yatırımcılar cok ucuza ithal komur yakan termik santral yatırımları yapıyorlar, yatırımlarının gerekçesini de ithal kömürün çok ucuz olmasına bağlıyorlar. Kömür santralları tipik bir "Baz Yük" santrallarıdır. Bu tür santralları, çok sıklıkla kısmi yükle veya start-stop modlarında (cold start/warm start) çalıştırmak, sakıncalı ve maliyetlidir ve işletme dönemlerinde arıza olasılıklarının (forced outage) yükselmesine neden olur. Bu riskleri asgari boyutlara indirgemek için, santralların işletme modunun önceden belirlenmesi ve buna uygun dizayn, kaliteli ekipman ve donanımları seçmek gerekir. Sadece ucuzluk kriterini esas alarak, düşük kaliteli ve zayıf teknolojilerle yapılmış, uygun olmayan işletme modunda çalıştırılmakta olan bu tür kömür santrallarinin ne durumda olduğunu ve hangi ekonomik kriterlerde çalıştığının en önemli reel sonuçlarını, şu anda devletin elindeki 18 ila 30 yılı aşkındır çalışmakta olan santralların geçtiğimiz yıllara sarkan sonuçlarına bakmak yeterli olacaktır. Henüz işletme tecrübesinin başında olan mevcut özel sektöre ait sınırlı sayıdaki kömür santralları bu konuda sıkıntılar yaşadıkları zaman zaman gözlemleniyor.
Yerli kömür santrallarının, baz yük olarak işletilmesinin en önemli sebebi, uzun dönemli ikili elektrik satış kontratları yapmaktır. Yerli kömür ile çalışan termik santrallarda elektrik üretim maliyetlerinde ileriye dönük bilinmeyen veya eskalasyona tabi olabilecek muhtemel oran çok düşüktür. Dolayısı ile, bilinmeyen riskinin çok düşük olması, ikili anlaşma yapma ve projenin kredilendirilmesinde önemli avantajdır. Doğal Gaz veya ithal kömür yakıtlı santrallerde ise elektrik maliyetinin içerisindeki yakıt girdisini ileri yıllara ulaşan sağlıklı fiyatlandırmak mümkün değildir.
Bu tür doğalgaz veya ithal kömür yakıtlı elektrik üretimi yapan bir santral ile ikili elektrik satış kontratı yapmak kolay değildir. Düşük kaliteli yerli kömürlerimize uygun olarak, kullanımda olan teknolojiler çevre açısından oldukça güvenlidir ve teknolojik gelişme ise sürekli gelişim sürecindedir. En önemli eksiklik, ülkemizde maalesef ilgili kurum ve kuruluşlarda yoğun bilgi noksanlığı ve eski / yabancı teknolojilerle tecrübelerini geçirmiş, şartlanmış kadrolardır. Temiz kömür yakma yani IGCC ve Oxy - Fuel teknolojilerinde yakın gelecekte daha çok ticari uygulanabilirlik devreye girecektir. Bu teknolojiler mevcut çalışan sistemlere de uygulanabilecektir. Yani, çevresel kaygılar daha da azalacaktır. Eğer sürekli daha az çevresel etki olsun isteniyorsa bunun maliyeti vardır, ama bu asla sıfır etki anlamına gelmez. Makul olmakla beraber daha bağımsız, katma değeri yüksek, güvenilir baz yük enerji tesislerine kavuşmak mümkündür.
Bugün Sugözü'nde çalışan bir ithal kömür santrali var, kömürü deniz aşırı ülkelerden geliyor, ancak Avrupa Topluluğu/ Alman finansman bağlantılı, kömürü satan ihracatcı ülkelerin büyük dış borçlari var, bir anlamda barter/ degiştokuş yapıyorlar, fiyatlar ikili anlaşmalarla uzun donemli sabit tutulmuş, kömür fiyatlarının serbest kalacağı zaman zaten yabancı firma herhalde santrali yerli ortaga satıp gidecek.
Sugözü'nün çevre normlarına uygun örnek santral olmasının sebebi, Alman Yeşiller partisinin bir dönem koalisyon ortaği olması ve çevre normlarını/ kanunlarını Avrupa Topluluğu çevre normlarına sert oturtabilmesi yüzündendir. Sugözü, Alman/ Avrupe Topluluğu  sermayesi ile kurulduğundan en sert Avrupa Topluluğu çevre normlarına uygun, bu yüzden biz Türk mühendislerinin bugüne kadar hayatlarında görmedikleri büyüklükte toz tutma (ESP) filtrelerine ve bacagazı kükürtsüzleştirme (FGD) ünitelerine sahip, günde 24 saat yılda 365 gün (bakim haric) hep çalışıyor. Bize şaka gibi geliyor. Keşke bizde de Yeşiller partisi koalisyon ortağı olabilse ve çevre mevzuatı Avrupe normlarına uygun düzgün çalışabilse.
Yatırımcı her yerde en kötü malı en ucuza almaya meraklıdır, bakmayın çevreci geçinmelerine, bizim çevre normlarını zor tutturuyorlar, çoğu zaman onu da tutturamıyorlar ve caydırıcı olmayan çevre cezalarını verip çevreyi kirleye kirlete çalışıyorlar. Çevre kontrolleri bittikten sonra, toz tutma ünitelerini kapatanları, su arıtma sistemlerini durduranları çok gördük. Çevre kontrolleri herkesin işidir, sadece kamu denetimine bırakılamaz.
Gelelim ithal komurun gercek fiyatına. Biz "termikciler" yakıtın fiyatını "1 milyon British Thermal Unit BTU" cinsinden ve üst ısıl değerden hesaplarız. 6000-6500 kcal/kg üst ısıl değeri olan bir ithal kömürün bugün dünya piyasaları spot fiyatı Newcastle veya Rotherdam teslim ton başına FOB 95-100 US Dolar'dır. Üstüne %6-8 FOB-CIF liman teslimi taşıma masrafı ekleyin ve 1 milyon BTU karşılığını hesaplayın. Düz orantı aritmetik size sonuc 4.00 US Dolar/MMBTU çıkar.
Öte yandan AfsinElbistan 1150 kcal/kg alt ısıl değerli yerli kömürün maden ağzı fiyatı ton başına 8.00 US dolardır. Bu da size "1 milyon BTU" icin 1.60 US Dolar/MMBTU birim fiyat verir.
Soma'da merkez ocak 2100 kcal/kg alt Isıl değerli yerli kömürün maden ağzı fiyatı ton başına 24.00 US dolar'dır. Bu da size "1 milyon BTU" icin 2.00 US Dolar/MMBTU birim fiyat verir.

Özel bir şirketin işletmesini yaptığı Kangal linyitlerinde 1100 kcal/kg alt Isıl değerli yerli kömürün maden ağzı fiyatı ton başına 22.00 TL'dir. Bu da size "1 milyon BTU" icin 3.05 US Dolar/MMBTU birim fiyat verir.
Çatalağzı lavvar alti 3100 kcal/kg alt Isıl değerli taş kömürünün birim fiyatı yüksektir. Umarız düşer.
Cayirhan, Yatagan komur fiyatlarini da kontrol edin fiyat "1 milyon BTU" icin 2.00 - 2.50 USDolar civarindadir. Kamu santrallerinde yakıt fiyati cok dusuktur. ABD'de kömür esaslı termik santrallerde kömürün fiyatının 2.00 USD/MMBTU altında olması beklenir/istenir.
Öte yandan bizim yerli kömürde çok kül, çok su vardır, bu yüzden toplam randıman ithal kömürlü pülverize kömür santrallerine göre %10 düşük olabilir, ama bu hicbir zaman yerli kömür lehine fiyat avantajını değiştirmez.
"Rusya ithal kömür fiyatları ucuz" deniyor, Rusya'nın ithal kömür satış fiyatlari hiç bir zaman dünya ithal kömür fiyatlarından daha ucuz olmadi, Karadeniz sahiline ithal kömür yakacak termik santrali yaparsanız, Boğazları geçmediğiniz için taşıma olarak belki avantajlı gelebilir ama uzun donemde Rus kömür fiyatları hiç bir zaman ucuz degildir.
Biz 2-3 yıl önce spot piyasada ithal komur fiyatlarının, ve ona bağlı yüzen gezen Rus kömür fiyatlarının, ton başına 200+ US dolar oldugunu da gözlemledik, yani ithal kömür kontrolsüz yükselebilir, elinizden birşey gelmez, santralinizi kapatmak zorunda kalabilirsiniz. Siz yerli kömürden şaşmayın, yerli kömür santralini kendiniz inşaa edin, tasarımını kendiniz yapın, termik santralleri bugün eğer ufacık ülkeler bile yapabiliyorsa Türkler de yapar, yıllar boyu finansman yabancı diye yabancı tasarımlarına mahkum olduk, kamu kabul heyetleri boşu boşuna Polonya, Macaristan, Çek cumhuriyetine geziler yaptı. Termik santral tasarımını gözünüzde büyütmeyin, bugün termik santral temel ve detay tasarımını yapacak Türk mühendislik şirketleri artık var. ithal kömür ucuz değildir, bugün için yerli kömürden en az 2 (iki) misli pahalıdır, medyada yazılanlara kulak asmayın, onlar bilmiyorlar,
Selamlar saygılar,
Haluk Direskeneli

Saturday, July 10, 2010

Nükleer Santral Ölçütleri ve Nükleer farkındalık



Değerli Arkadaşlarım,

ODTU Mezunları Derneği Yönetim Kurulu üyesiyim, aynı zamanda Makina Mühendisleri Odası Ankara YK Üyesiyim. Her iki örgütte Enerji Komisyonlarından YK olarak sorumlu/ gözlemci üyeyim.

ODTUMD, MMO ve TMMOB olarak nükleer konusunda belirli bir tavrımız var. Bazı meslek odaları nükleer konusuna tamamen karşı. Bu çok kolaycılıktır. Bu durumlar, bana geçenlerde Mersin'de eylem yapan "teknolojiye karşı mühendisler platformu" konusunu hatırlatıyor.

Başka absürt benzerlikler sayayım, "eğitime karşı öğretmenler", "tedaviye karşı doktorlar", hatta "savunmaya karşı askerler", Yani olmayacak şeyler

İTU Enerji Enstitüsü Nükleer konusunda verdiği MSc ve PhD programları ile konuya ağırlığını koymuştur. Aynı şekilde Hacettepe Üniversitesi de nükleer konusunda çok ciddi akademik çalışmalar yapmaktadır. Öte yandan 1960-1990 arası Nükleer akademik geçmişi olan ODTÜ'nün Makina- Nükleer bölümünü 1990larda kapatıp, Sayın Rektörünün ağzından "Bu konu (Nükleer) gündemimizde değildir" demesi hüzün vericidir.

Nükleer bilim, Nükleer Teknoloji büyük oranda Makina mühendisliği konusudur. Yani bir anlamda Makina Mühendisleri meslek odası görev alanına girer. Biz mühendisler kafamızı kuma sokup bekleyemeyiz. Nükleer farkındalık bizim has işimizdir.

Ancak başkasının yaptığı nükleer santral ile nükleer teknoloji sahibi olamazsınız. Son 50 yıldır, yurdumuzda termik santral yapılıyor, başka ülkelerin mühendisleri tarafından yapılıyor, hala kendimize ait, tasarımını komple bizim yaptığımız bir termik santralimiz yok. Başkalarının yaptığı tasarımlar bize uymuyor, işletmede devamlı zorluklar çıkıyor, termik santraller hızla yaşlanıyor, çok çabuk kullanılmaz oluyor.

Nükleer konusunda insiyatifi ele almamız, yerel nükleer farkındalık politikaları geliştirmemiz gerekir. Şu anda yapılan kanun kapsamı Akkuyu Nükleer santrali ihalesine karşı olabiliriz, Sinop'ta yer seçimine karşı olabiliriz, yapılan uygulamayı beğenmeyebiliriz.

Ancak nükleer konusu bir gerçektir, içinde bulunduğumuz coğrafyada ihtiyactır, biz istemesekte bu bir öğrenme sürecidir, bu süreçin dışında değil içinde yer almalıyız, meslektaşlarımıza, ülkemize, insanlarımıza en uygun politikaları süreç içinde üretmek zorundayız.

Sivil Toplum Örgütleri, ilgili yerli kurumlar, meslek odaları bu işe soyunmaz/ görev/ sorumluluk almaz ise ise bu işin ekmeğini yabancı şirketler yer. Kararları da o zaman ulusal kurumlar değil, yabancı kurumlar/ organizasyonlar/ makamlar verir.

Taslak ta olsa bir yol haritası çizmemiz gerekir. Yukardaki (başlıktaki) link'te siyasi iradenin yayınladığı bir yol haritası var, ilgili kanun ve yönetmelikleri iyi incelememiz, paralel veya alternatif makul uygulanabilir çözümler üretmemiz gerekir.

Sivil Toplum örgütlerinin, yerli kurumların, meslek Odalarının, ETKB TETAS ve TEAK ile birlikte nasil bir çalışma yapma potansiyelinin olduğunu, ASME tarafindan verilen akreditasyon ve eğitimler ile ilgili neler yapılabileceğinin, bir Nükleer bir santralin güvenlik ve çevre gibi gereksinimlerinin doğrulanmasının ulusal bir kurum veya şirket tarafindan nasıl yapılabileceğinin tanımlarını, hepsinin ayarını biz çizmeliyiz.

Sivil Toplum Örgütleri, nükleer enerjiye karşı olabilir. Üyeler tek tek karşı olabilir. Ancak durum konu hakkında akıl yürütmesini, yeni politikalar ortaya çıkarmasını, farkındalık oluşturmasını engellemiyor. Sadece "istemezük" demek bir çözüm değildir, sadece kolaycılıktır.
Biz istemesekte bile, veya biz olmadan da bu süreç devam ediyor, düzenleyici kuruluşların olduğu kadar, doğrulama ve sosyal sorumluluk anlamında diğer kurum ve kuruluşların da süreç içinde görev alması gerekiyor.

Şu anda TAEK bu konuda yasal olarak görevlendirilen tek kurumdur. Ancak TAEK, dogrulama ve test gibi teknik isleri sorumluluğuna almayacak/ alamayacak ve bu yüzden sadece onay ve regulasyon makamı olarak görev yapmayı herhalde planlıyor.

Bu uygulama orta ve uzun vadede tüm bu işlerin yabancılar yarafından yapılmasına neden olabilir. Bu işler yabancılara bırakılmayacak derecede önemli hassas işlerdir. Gerekli eğitim yatırımları ve lobilerle bu işin önüne kısmen ya da tamamen geçilebilir.

Türkiye halen 30 civarında çevre ülkelerindeki nükleer ünitenin tesiri/ olası etkisi alanındadır. Biz kursak ta kurmasakta zaten nükleer tehdit altındayız.

Konuyu yakından takip edip, bilimsel olarak doğrularla desteklenmiş görüşlerimizi paylaşmalıyız. Yapılan işlerden, ülkemizin bunlara çok ihtiyacı olduğunu değerlendiriyoruz.

- Kullanılacak teknolojiler; hangisi en yeni, hangisi en az nükleer madde ile çalışıyor ve atığı az, daha az soğutma suyu istiyor, ne kadarı Türkiye de yapılabilir, hangisinde kötü deneyimler var nasıl önlem alınmış, hangi teknoloji asla Türkiye'ye hiç girmemeli, bütün bunları değerlendirmeliyiz.

- Nükleer güvenlik; Avrupa Birliği bu konuda ortalama her ay bir direktif veya tebliğ yayınlıyor. Türkiye AB piyasa direktiflerini hızla uyumlaştırdı. Nükleerle ilgili olanlarda ne yapılıyor? net değil. Nükleer santral için karar aşamasındayız ama gerekli güvenlik mevzuatında nerdeyiz? net bilinmiyor. Yerel çevre halk nasıl korunacak? Santral işletilirken nasıl denetlenecek? , atıklar için kısa ve uzun vadeli çözümler ve gerekli denetimler ne olmalı?

- Yapılacak seçimlerin (gerek üstlenici firma ve ülkesi ve gerekse yer seçimi) siyasi, ekonomik , hukuki olarak irdelenmesi gerekir. Örneğin Rusya ile imzalanan modelin ne gibi sakıncaları, ne gibi avantajları var(!) bilelim.

Çalışma gurupları kurarak bu konuda bilgi olanları, bu alanda uluslararası deneyimleri olan ülkemiz uzmanlarını davet etmeliyiz. Buradan çıkan sonuçları kamu oyu ile paylaşmalı karar vericileri doğruya yönlendirmeliyiz.

Bir diğer konu "tedarik isleri"dir. Sadece test-sertifikasyon ve onay degil, işletme ve tedarik kontrolünün de Türkiye Cumhuriyeti kurumlarında olması gerek.
Görevli kurum Mühendis Meslek Odaları olabilir. Bu işleri biz yapmazsak 500 tane Rus/ Kore/ Alman mühendis bu işi yapar, bizim cebimizden çok paraya yapar, sonra da MMO, EMO, TMMOB bakar. Ben de "daha çok istihdam" diye boşuna yazmaya devam ederim. Nükleer Santral ölçütleri ve Nükleer farkındalık konularında Mühendis Meslek Odalarının, kamu niteliğinden faydalanmamız lazımdır. Değerlendirmenize ve görüşlerinize arz ederim. En derin saygılarımla

Haluk Direskeneli

Thursday, July 08, 2010

Energy: Power to the foreigners as plants go to market



By David O’Byrne, June 28 2010, FT

As a taster for the planned sell-off of Turkey’s state-owned power stations, the sale last month of 50 tiny hydroelectric power plants for almost $500m, could hardly have been more successful.

With more than 600 bids received for 19 groups of plants, the sale took two months longer than expected to complete and the prices paid averaged $3.7m per megawatt of capacity – more than two and a half times the cost of building the power stations from scratch.

This augurs well for the planned sale this year of 43 of the big state-owned plants, a figure that includes all 23 of the state-owned gas- and coal-fired power stations and 20 of the remaining hydroelectric plants – more than 12,000MW in all.

“For international power companies, buying in a privatisation sale means you don’t have to take a local partner, and it takes considerably less time to realise your investment than the two to three years it would take for a greenfield power plant,” says Cihan Saraoglu, energy analyst at EFG Istanbul Securities.

However, the expectation of intense foreign interest together with the potential for adding value to existing power stations means that prices are expected to be high.

Also, decades of underinvestment and bureaucratic delays have left many of the power stations in poor condition and in need of vast renovation. The four most efficient plants are to be offered for sale individually, but to ensure that even the worst are sold, the remaining 39 plants will be offered in nine groups, coupling the bad with the good.

“Most of the state-owned plants are inefficient and require lengthy maintenance,” explains Mr Saraoglu, pointing out that the three state-owned gas-fired plant have efficiencies as low as 60 per cent, against industry standards of 80 to 85 per cent.

But he believes investment by buyers should see good returns: “Renovation would mean less downtime and much more efficient operation. And you always have the option of increasing the installed capacity, which in turn lowers cost per megawatt.”

But the need for renovation goes beyond the need to increase efficiency. Many of the thermal power stations fail to meet even Turkey’s poorly implemented environmental regulations.

One plant, the 600MW Yatagan coal-burning power station, has for the past decade suffered repeated closures and fines for exceeding sulphur dioxide emission levels.

“Some of the plants are a veritable disaster,” says Haluk Direskeneli, an Ankara-based energy consultant. “Unlike private sector plants, the state power plants have generally not been obliged to meet environmental regulations,” he says.

Under the conditions of the sale, buyers will be given up to three years to bring their purchases up to scratch. “That sounds like a long time, but it’s not feasible to do it immediately,” he explains.

Turkey’s energy policy dictates that domestic resources should be used wherever possible, which means that power stations will be forced to continue to burn low grade local coal for the foresee­able future.

The policy also creates an added consideration for potential buyers interested in the smooth operation of their new purchase. The sell-off currently offers the 13 state coal-fired power stations as stand-alone operations, reliant on nearby state-owned coal mines as their only source of fuel.

“If you can’t control the coal production, you can’t guarantee the efficient operation of the power plant,” explains Haluk Direskeneli.

It is a dilemma that has already seen the postponement of the first planned sell-offs, scheduled to begin this month. Legislation that will allow the mines to be sold with the power stations is expected to be passed by parliament, ensuring the sale continues before the end of the year.

Mr Saraoglu sees the issue more as an opportunity than a stumbling block: “Companies with no mining experience will form joint-ventures with mining companies – either from Turkey, or overseas.”

Questions remain over purchase guarantees however, which many believe should be offered in order to ensure the sales.

Guarantees already exist for new projects in Turkey’s renew­able energy sector, such as the 4,800MW nuclear plant for which the government recently signed a contract with a Russian-led consortium.

“Nothing has been said yet,” says Mr Saraoglu, “But it would make sense to offer some guarantees – even if only for a short time.”

Sunday, July 04, 2010

On SyberWorld



Photo: Dilek & Me, ODTU KKM, 4th July 2010, Graduation day

Değerli Arkadaşlarım

Küçük oğlum benim kullandığım deskTop PC'ye geçenlerde baktı,"Baba sana yeni bir laptop" lazım dedi. "Hatta iPodTouch en iyisi". Aynı mealde büyük oglum da dün bana "Sana yeni bir NoteBook alalım, rahat edersin" dedi

"Neden? dedim, evde eski-meski bir tane, isyerinde bir tane, gerektiğinde ödünç alabileceğim annende LapTop bir tane, toplam 3 tane PC var, ne bu bolluk??",

"E-postalarina hemen bakabilirsin" dediler,

"E-postalarima hemen neden bakayim??", dedim
gelen epostalarin yarıdan fazlası spam/ yani istenmeyen Eposta. Zaten onları ayırıyorum

Sonra üç (3) ayrı gözlüğüm var, iPodTouch kullanmak için bir tane daha gözlük alamam. Benim deskTop ekran büyük olmalı, sonra yazdığım yazının imlası düzgün olmalı, iPodTouch'larda imla yok, noktalama işaretleri yok, var da kimse kullanmıyor

Eskiden işyerinde şirketin verdiği bir tane PC vardı, hepimiz onu 1995'lerde ortaklaşa kullanıyorduk, herşeyi onlarla hallediyordum, çoğunluğu işle ilgili iletişim yapıyordum, cumartesi pazar kafam rahat gazete okuyordum, 2000'lerde internet ve Eposta çıktı, herkesin önüne ayrı bir PC koydular, iş saatlerinde internet/ Eposta trafiği devamlı açık, yetmiyor herkes 7/24 hiç durmadan Epostalarına bakmak istiyor. Bakıyorda ne oluyor, cevap mı veriyor?? veriyorsa bile 1-2 kelime, cümle tamamlanmıyor bile,

Zaman içinde oluşan toplam 5 tane ayrı eposta adresim var, iş ilişkilerim, özel aile içi yazışmalar, herbir şirket için ayrı eposta hesaplarımın hepsini bir anda OutLookExpress ile indiriyorum. Benim için 24 saat içinde bir kere baksam ve sadece adıma gelen herbir eposta ya cevap versem yeter.

Zaten ben ePosta ureten bir adamim, canim sıkıldığında çoğunlukla Enerji konularında, enerjiden sıkıldıysam esnaf lokantaları, Opera, klasik müzik, yerli şarap, tatil yöreleri, butik oteller konularında bir taslak metin yazar, e-group'lardan uygun olanına gönderirim, yorum düzeltme, soru, açıklama gelirse sevinirim, blog sayfamda bu düzeltmelere katkılara göre yenileme yaparım

Ingilizce ve Turkce 2 ayrı blog sayfam var. Ingilizce olan epey okunuyor, bizim piyasa ile ilgilenen yabancılar/ yatırımcılar daha fazla bilgi istiyorlar, biraz araştırmacı, biraz geleceğe notlar yazmayı amaçlayan bir yazı düzenim var.

Aklımdan geçeni yazıp blog sayfama gönderiyorum, terapi gibi, kafamdan çıkıyor ama bir yerde dökümante edilmiş duruyor, zamanı geliyor bir konu önem kazanıyor, orda durduğu yerden alıyorum, yeniliyorum, güncelliyorum, kullanıyorum

Gazete köşe yazarlarına Eposta gönderirim, "makalenizi beğendim, veya hiç beğenmedim", derim, gönderdiğim yorumlarıma cevap aldığım nadirdir, ama eposta'lar gidiyor, bir süre sonra bilinç altında bir şeyler filizleniyor, bakıyorum aynı köşede benim yorumlarıma göre yeniden şekillenmiş cümleler çıkıyor, kimbilir belki bana öyle geliyor.

Eposta'ları hemen almak, iPod ile cevap yazmak, en önemli zamanda bire-bir/ yüz-yüze iletişimi birakıp, SMS mesajları okumak bana saçma geliyor. Şurası bence kesin, iletişim yüzyüze yapılır, doğru ve etkili iletişim için telefon bile yetmez, konuşurken karşıdakinin yüz ifadelerini de görmek zorundasınız, eğer farklı kültürlerden geliyorsanız ayrıca vücut dilini, yüz tepkilerini çözmek/ anlamak için özel eğitim almanız gerekir.

Herkes E-Postalarını okuma derdinde, kimse iki satır ePosta yazmıyor, sizde benim gibi freelance/ serbest yazarların öylesine Eposta'larını okuyorsunuz,

Bu sabah (Pazar 4 Temmuz 2010) Ankara'da hava açık, sıcak, çok güzel, öğleden sonra ODTU KKM Diploma töreninde büyük Oglumun iki arkadaşı PhD diplomalarını alacaklar, her PhD bu yurda katkı demek, entellektüel sermayenin artması demek,

Selamlar saygılar

--
HalukDireskeneli@gmail.com