Saturday, June 15, 2019

Chernobyl



Chernobyl 1986 HBO 2019, Nükleer Farkındalık “Nuclear awareness”

Son günlerde Amerikan HBO kablo kanalının bir sezonluk "5 episode" çektiği "Chernobyl" dizisini ekran başında nefes almadan seyrettik. Korkunç bir olay, korkunç bir felaket izledik. Alınacak çok dersler var. Dizideki nükleer santrallerde tecrübeli yetişmiş bilim insanları eşdeğerleri maalesef şu anda bizde yok. Tümüyle nükleer santral olayını kapatmak var. Ancak nükleer konusunda bilgisiz kalmanın bizim coğrafyada ağır bedeli de var.
Bunu kuzey komşumuzla beraber yapmak ne derece doğru? 4800 MWe kapasitede elektrik üretimini iç piyasaya hazine garantili olarak kw-saat'i 12.35 ABD cent üzerinden satmak uygun mu? Piyasamızda ortalama elektrik fiyatı bugünlerde 4-5 ABD cent üstünden gidiyor. Daha ucuz üretilen yenilenebilir- hidro, güneş, rüzgar enerjisi sayesinde ortalama fiyat gelecekte daha aşağılara çekilecek.

Paris çevresinde çok sayıda nükleer santral var, ancak tümünü Fransız mühendisleri inşaa etti, ve Fransızlar çalıştırıyorlar. Almanya nükleer santrallerini Almanlar yaptı. Zaman içinde yavaş yavaş küçük kapasiteden büyüğüne gittiler. Bizim termik santrallerimiz ise bize ait değil. Teknolojisi hiç değil. Kontrolü, işletmesi bizim değil. Başkalarının yaptığı nükleer santral ile nükleer teknoloji sahibi olamazsınız.

Başkalarının inşaa ettiği termik santrallerle, termik santral teknolojisi sahibi olamazsınız. Son 50 yıldır, yurdumuzda termik santral yapılıyor, başka ülkelerin mühendisleri tarafından yapılıyor, hala kendimize ait, tasarımını komple bizim yaptığımız bir termik santralimiz yok. Başkalarının yaptığı tasarımlar bize uymuyor, bizim yerli yakıtımıza uymuyor, işletmede devamlı zorluklar çıkıyor, termik santraller hızla yaşlanıyor, çok çabuk kullanılmaz oluyor.

ODTU Mezunları Derneği Ankara üyesiyim, aynı zamanda Makina Mühendisleri Odası Ankara Şube Üyesiyim. Her iki örgüt Enerji Komisyonlarında gözlemci üyeyim.
ODTUMD, MMO ve TMMOB olarak nükleer konusunda belirli bir tavrımız var.
Bazı meslek odalarımız nükleer konusuna tamamen karşı. Bence bu durum çok kolaycılıktır.

EGE, İTÜ, Hacettepe Üniversiteleri nükleer konusunda çok ciddi akademik çalışmalar yapmaktalar. 1960-1990 arası Nükleer akademik geçmişi olan ODTÜ'nün Makina- Nükleer bölümünü 1990’larda kapatıp, o dönemin Sayın Rektörünün ağzından "Bu konu (Nükleer) gündemimizde değildir" açıklaması hüzün vericidir. Nükleer bilim, Nükleer Teknoloji büyük oranda Makina mühendisliği konusudur. Yani bir anlamda Makina Mühendisleri meslek odası görev alanına girer. Biz mühendisler kafamızı kuma sokup bekleyemeyiz. Nükleer farkındalık bizim- özellikle Makina Mühendislerinin has- esas işidir. Nükleer konusunda insiyatifi ele almamız, yerel nükleer farkındalık politikaları geliştirmemiz gerekir.

Şu anda yapılan kanun kapsamı Nükleer santrali projesine karşı olabiliriz, Akkuyu'da veya Sinop'ta yer seçimine karşı olabiliriz, yapılan uygulamayı beğenmeyebiliriz. Sivil Toplum Örgütleri, ilgili yerli kurumlar, meslek odaları bu işe soyunmaz/ görev/ sorumluluk almaz ise, bu işi yabancılar yapar, bu işin bilgisini- tecrübesini- ekmeğini- kazancını- parasını- Arge'sini yabancı şirketler alır. Hayati kararları o zaman ulusal kurumlar değil, yabancı kurumlar/ organizasyonlar/ makamlar verir. Ciddi uzun-vadeli bir yol haritası çizmemiz gerekir. Mevcut siyasi iradenin yayınladığı bir yol haritası var, ilgili kanun ve yönetmelikleri iyi incelememiz, paralel veya alternatif makul uygulanabilir çözümler üretmemiz gerekir.

Sivil Toplum örgütlerinin, yerli kurumların, Meslek Odalarının, ETKB ve TEAK ile birlikte nasıl bir çalışma yapma potansiyelinin olduğunu, ASME tarafından verilen akreditasyon ve eğitimler ile ilgili neler yapılabileceğinin, bir Nükleer bir santralin güvenlik ve çevre gibi gereksinimlerinin doğrulanmasının ulusal bir kurum veya şirket tarafindan nasıl yapılabileceğinin tanımlarını, hepsinin ayarını biz çizmeliyiz- biz vermeliyiz.

Nükleer konusunda yazı yazanların çoğunun bu konuda hiçbir akademik eğitimleri yok, ordan burdan toplama bölük- pörçük bilgilerle detay bilmeden haber yapıyorlar. Korku- bilimkurgu film senaryoları çiziyorlar. Bilenler ise bu karmaşada suskun kalıyorlar. Konuyu bilmeyenler cahil-cesaretiyle bu derece etkin olurlarsa, sonuç gayri ciddi olur.

Sivil Toplum Örgütleri, nükleer enerjiye karşı olabilir. Üyeler tek tek karşı olabilir. Ancak durum konu hakkında akıl yürütmesini, yeni politikalar ortaya çıkarmasını, farkındalık oluşturmasını engellemiyor. Nükleer teknolojiyi bilmemiz, öğrenmemiz lazım. Sadece "istemezük" demek bir çözüm değildir, “istemezük” ifadesi sadece kolaycılıktır.

Türkiye halen çevre ülkelerindeki 30 kadar nükleer ünitenin tesiri/ olası etkisi alanındadır.
Biz kursak ta kurmasakta zaten nükleer tehdit altındayız. Biz istemesekte bile, veya biz olmadan da çevremizdeki coğrafyada bu süreç devam ediyor, düzenleyici kuruluşların olduğu kadar, doğrulama ve sosyal sorumluluk anlamında diğer kurum ve kuruluşların da süreç içinde görev alması gerekiyor.

Şu anda TAEK bu konuda yasal olarak görevlendirilen tek kurumdur. Ancak TAEK, doğrulama ve test gibi teknik isleri sorumluluğuna almayacak/ alamayacak ve bu yüzden sadece onay ve regülasyon makamı olarak görev yapmayı herhalde planlıyor.

Bu uygulama orta ve uzun vadede tüm bu işlerin yabancılar tarafından yapılmasına neden olabilir. Bu işler yabancılara bırakılmayacak derecede önemli hassas işlerdir. Gerekli eğitim yatırımları ile bu işin önüne kısmen ya da tamamen geçilebilir. Konuyu yakından takip edip, bilimsel olarak doğrularla desteklenmiş görüşlerimizi paylaşmalıyız. Yapılan işlerden, ülkemizin bunlara çok ihtiyacı olduğunu değerlendiriyoruz.

Kullanılacak teknolojiler; hangisi en yeni, hangisi en az nükleer madde ile çalışıyor ve atığı az, daha az soğutma suyu istiyor, ne kadarı Türkiye de yapılabilir, hangisinde kötü deneyimler var nasıl önlem alınmış, hangi teknoloji asla Türkiye'ye hiç girmemeli, bütün bunları değerlendirmeliyiz. Akkuyu 20 sene önce seçildi, bugünkü kriterlerle belki de seçilmezdi. Nükleer santral soğutma suyunun soğuk olmasında daha yüksek randıman açısından fayda vardır. Yıllık ortalaması sıcak Akdeniz deniz suyu yerine, ortalaması daha soğuk Karadeniz kıyıları bu yüzden daha elverişlidir. Sinop sonrası sıra herhalde İğneada ve Hopa santralleri telaffuz edilmeye başlanacak. Siyasi kararla siyasi sipariş verirseniz, proje finansmanı da siyasi olur, ticari kredi bulamazsınız. Nükleer teknoloji için 50-MWe, 500-Mwe, 5000-Mwe kapasite genelde aynıdır, ancak 50-MWe kolay bir finansman paketi iken, 5000-MWe için ciddi ticari finansman gerekir.

Nükleer güvenlik konularında Avrupa Birliği bu konuda ortalama her ay bir veya daha fazla direktif veya tebliğ yayınlıyor. Türkiye AB piyasa direktiflerini hızla uyumlaştırdı. Nükleerle ilgili olanlarda ne yapılıyor? Bunların hiçbiri net değil. Nükleer santral için ciddi karar aşamasındayız ama gerekli güvenlik mevzuatında nerdeyiz? Net bilinmiyor. Yerel çevre halk nasıl korunacak? Nükleer Santral işletilirken nasıl denetlenecek? Atıklar için kısa ve uzun vadeli çözümler ve gerekli denetimler ne olmalı? Acil tahliye planları varmı? Netlik yok.

"Sinop Japon nükleer santran projesi iptal edildi", haberleri çıktı, sonra yalanlandı. Bakanlık fizibilite incelemesi devam ediyor. Akkuyu için yerinde fazla çalışma görmüyoruz. Nükleer çekirdek altı basit temel betonunda problemler oldu. Satınalma garantili uzun dönemli yüksek fiyat ciddi endişeler veriyor. Nükleer yerli yakıt imkanı nedir, birden fazla ülkeden yakıt import imkanı bulundu mu? Kullanılmış yakıt nereye, ne maliyetle gidecek?
Cevaplar yoksa, nükleer işinden vaz geçme imkanı nedir? Vazgeçmenin maliyeti nedir? İleriye dönük üretim ve tüketim tahminleri için en az maliyetli modeller ne zaman yapılacak?

Yapılacak teknolojik seçimlerin -gerek üstlenici firma ve ülkesi ve gerekse yer seçimi- siyasi, ekonomik , hukuki olarak irdelenmesi gerekir. Örneğin son imzalanan modelin ne gibi sakıncaları, ne gibi avantajları var(!) bilelim. Başlayan proje ÇED raporunu zor hazırladı. Böyle konularda gayri ciddilik kabul edilemez. Çalışma gurupları kurarak bu konuda bilgi olanları, bu alanda uluslararası deneyimleri olan ülkemiz uzmanlarını davet etmeliyiz. Buradan çıkan sonuçları kamu oyu ile paylaşmalı karar vericileri doğruya yönlendirmeliyiz.

Önemli bir diğer konu "tedarik işleri"dir. Sadece test-sertifikasyon ve onay değil, işletme ve tedarik kontrolünün de Türkiye Cumhuriyeti kurumlarında olması gerek. Görevli kurum Mühendis Meslek Odaları olabilir. Bu işleri biz yapmazsak Rus/ Kore/ Alman mühendis bu işi yapar, sorumluluk almaz, bizim cebimizden ödeyeceğimiz çok paraya yapar, sonra da meslek odaları bakar, ben de "daha çok istihdam" diye boşu boşuna yazmaya devam ederim.

Nükleer Santral konusu günümüzde bir gerçektir, içinde bulunduğumuz coğrafyada zaruri bir ihtiyaçtır, biz istemesekte bu bir teknoloji öğrenme ve tecrübe kazanma sürecidir, bu sürecin dışında değil içinde yer almalıyız, meslektaşlarımıza, ülkemize, insanlarımıza en uygun politikaları süreç içinde üretmek zorundayız. Bunun adı “bilgili- güçlü- uyumlu olanın hayatta kalması”dır.
Bizim coğrafyamızda, ülkelerin nükleer bilgisizlik yapma lüksü yoktur.

Haluk Direskeneli, ODTÜ Makina Mühendisliği 1973 mezunu olup, mezuniyetinden itibaren, kamu, özel sektör ve ABD – Türk yabancı ortaklıklarda (B&W, CSWI, AEP, Entergy) ağırlıklı olarak termik santral temel/ detay tasarım, imalat, pazarlama, teklif, satış ve proje yönetimi konularında çalışmış, bugüne kadar termik santral tasarım yazılımları konusunda yerli piyasaya, mühendislik firmalarına, yatırımcılara ve üniversitelere danışmanlık vermiştir. MMO ve ODTÜ Mezunları Derneği Enerji komisyonları üyesidir.

Prinkipo, 15- Haziran 2019

Tuesday, June 11, 2019

Kapasite Mekanizması



Enerji Piyasalarında Kapasite Mekanizması

Elektrik Piyasası Kapasite Mekanizması Yönetmeliği ile elektrik piyasasında arz güvenliğinin temini için gerekli yedek kapasite de dâhil olmak üzere yeterli kurulu güç kapasitesinin oluşturulması ve/veya uzun dönemli sistem güvenliğinin temini için güvenilir kurulu güç kapasitesinin korunması amaçlanıyor. Yani ihtiyaç olan yurtiçi azami üretime, kapasite desteği garantisi verecek öncelikle termik santrallere fiyat desteği- teşviği sağlanıyor. Yüksek fiyatın zararını karşılıyor.
Destek verilmez ise ise bu santraller kapanmak zorunda kalacak.
Toplumların önünde verilmesi gereken kararlar vardır.
Bu kararları hepimiz adına seçtiğimiz siyasi irade verir.
Atatürk havalimanının genişletelim mi? Yoksa kapatıp yeni üçüncü bir hava limanı mı yapalım? S-400 mü alalım, yoksa F-35 mi? Nükleer santral yapalım mı? Yenilenebilir enerji yatırımlarına destek verelim mi? En son siyasi karar "Kapasite Mekanizması", destek verelim mi? Vermeyelim mi? Toplum için faydası zararı, getirdiği götürdüğü nedir?
Bu kararlar siyasi kararlardır, doğrusunu yanlışını anlamak için konuyu bilenlerin görüşlerini söylemesinde büyük fayda vardır.
Enerji piyasalarına kapasite mekanizması verildi, öncesinde çevre ekipmanlarından muafiyet uygulaması getirildi. Doğalgaz santralleri, ithal kömür santralleri kapasite mekanizması uygulamasından faydalanıyorlar.
Güneş, rüzgar, nükleer için bu destek yok. Termik santrallere bir anlamda teşvik geliyor, muafiyet ile çevre ekipmanlarının yapımında yatırım harcamalarında erteleme sağlanıyor.
İşletmeci nasıl olsa muafiyet var diyerek, çalışan çevre ekipmanlarını e/p, toz filtrelerini, fgd bacagazı kükürtsüzleştirme tesislerini kapatıyor, çalıştırmıyor. Çünkü bu ekipmanlar santral bazında %6-8 arasında iç ihtiyaç tüketiyor, çalıştırmadığınız zaman bu kadar daha fazla elektrik satış yapabiliyorsunuz. Çevre toza gömülmüş, verimli tarım alanları zarar görmüş ne gam.
"Kapasite mekanizması" uygulaması Avrupa ülkelerinde var, ancak coğrafya değişik, şartlar değişik.
Onlarda bile tüketicide yüksek fiyat ve uygulama rahatsızlığı var.
Yunanlı tüketici "Neden eskimiş, randımanı düşük, ithal yakıta bağımlı, termik santrallere destek vereyim?" diyor.
Fransız elektrik üreticisi ve Alman tüketici uygulamadan memnun. Fransa'da eski santraller çalışıyor, durumdan Alman tüketici faydalanıyor.
Kapasite mekanizmasını bizde kimlere uygulanıyor?
Destek almaya değer bulunan kapsam listeleri bize belli bir fikir veriyor.
Bizim coğrafyada her türlü teşvik (ve muafiyet) maalesef itina ile suistimal edilir.
Bizde kapasite mekanizması kapsamındaki termik santraller fiyat açısından dezavantajlı durumdalar. İthal yakıt pahalı, düşük kalorifik değerde yerli yakıtı ilave ithal yakıt olmadan yakmak zor.
İthal kömür yatırımı kumardır, 6000 kcal/kg LHV için ton başına 60 ABD$ fiyatın üstünde spot piyasa fiyatı olursa zarar edersiniz, şimdi 80-90 ABD$/ton fiyatla zarar ediyorlar, serbest piyasada yatırımcının zararını tüketiciye ödetmek doğru değildir.
Bizde doğalgaz bizde dışa bağımlıdır, ülke ekonomisinde cari açığı gereksiz artırır. Çok sayıda doğalgaz kullanan kombine çevrim yatırımları yapıldı, şimdi fiyatlar pahalı olmaya başladı, santralleri kapatmayı düşünmeye başladılar.
İthal Kömür - ithal yakıtlı termik santral yatırımı yapmak için verimli tarım arazileri işgal edildi, ormanlar yok oldu, deniz kıyıları kapatıldı kömür boşaltma limanları yapıldı.
Yanlış yatırımın bedelini bu yatırım kararını alan yatırımcı kendi ödemeli.
Kapasite mekanizması uygulaması kamu kurumlarını rehin almak demektir. Başka ülkeler rüzgar güneş yenilenebilir yönelişinde, biz ise başka yöne gidiyoruz. Piyasaları serbest bırakın. Üreticiler elektriği bu yakıt fiyatları ile ucuz üretebiliyorlarsa üretsinler. Yoksa santrali kapatsınlar. Pahalı elektrik fiyatları ile çalıştırmasınlar.
Tüketici ve vergi ödeyenlerin sırtından termik santral desteği teşviği neden veriyoruz? Ortada 90-bin MWe kurulu güç var, ama 50-bin MWe peak çekişi karşılayacak güvenli kapasite yok.
Kapasite mekanizması uygulamasını yazarınız doğru bulmuyor.
Bizce teşvik uygulaması hiç bir yerde hiç bir şartta doğru değildir.
Bu işin çözümü yurtiçi yatırım ortamını geliştirmekten geçer.
Demokrasilerde çare tükenmez.
82 milyonluk bu muhteşem zengin ülke mutlaka bir çıkış çözüm bulur.

Ankara 10-Haziran 2019

Wednesday, May 22, 2019

68 kuşağı

68' kuşağına neler oldu?

1968 yılında üniversitede okuyan gençlere toplu olarak 68'kuşağı diyoruz. Bu kuşak 1964-1974 arası okuyanları kapsıyor. Zor yıllardı. Sağcı iktidar üniversite öğrencileri üstünde sert yöntemler kullanıyordu. İçişleri bakanı Faruk Sükan'ın  güvenlik güçlerine telefon talimatı verdiği, "öyle dövün ki, sokağa çıkacak cesaretleri kalmasın", dediği söyleniyordu. Sonraları cumhurbaşkanı olunca iyi geçinmeye çalıştığı entel aydın kuşak için Süleyman Demirel'in duruma destek verdiği biliniyordu.
68 kuşağı gençleri dövüldüler, işkenceye uğradılar, hapsedildiler, öldürüldüler.
Peki psikolojik bozukluk geçirenler, dağıtanlar, delirenler ne oldu?
Onları kimse yazmadı. Bu yazı onların anısına yazıldı.
1968 yılı başında odtü makina birinci sınıftayım, tüm mühendislik öğrencileri hep beraber üçlü anfinin büyük alalonunda fizik kimya dersleri alıyoruz. Şehirden  sevis otobüsleri ile gelen yurtlarda kalmayan öğrenciler son on dakikada derse yetişiyorlar, önler yurtlarda kalan öğrenciler tarafından kapılmış, biz arka sıralardan ders dinlemeye çalışıyoruz. Özel otomobil fazla yok.
Zengin fakir hepimiz aynı servis otobüslerini kullanıyoruz. Üstümüzde fitil kadife pantalon, boyunlu yün kazak, çoğumuzda parka ve asker botu var. Derse gelen bir delikanlı var. Üstündeki elbiseler farklı, hepsi marka. Derste arkalardan soru soruyor, ingilizcesi net çok güzel. Herhalde istanbul robert veya alman lisesi mezunu, belli oluyor. Arkadaşları da o zengin, iyi eğitimli guruplardan. Farklı, zengin olduğu belli. Odtü'nün ismine kapılıp gelmiş, istanbulda veya yurtdışında okuyabilirdi.
Burda şehirde herhalde bir kiralık evde kalıyor. Servis kullanıyor, yurtta kalmıyor.
Okul yarım yıl tatiline girdi, sonra boykotlar oldu, gözaltına alınmalar, ölümler.
Fakir öğrenciler daha dayanıklı çıktılar. Onlar okumak sınıf atlamak zorunda idiler.
Sonra dersler tekrar başladı. Delikanlı bu arada nasılsa tutuklanmış, içeri alınmış bırakılmış, ama onda ciddi bir değişiklikler olmuş, hiç haketmediği şeyler başına gelmiş.
Dengesi gitmiş, giyim değişmiş, kirli itinasız bir giyim, konuşamama, göz teması kuramama başlamış. Etrafındaki arkadaş gurubu kaybolmuş.
Kütüphanede saatlerce zaman geçirmeler, boşa harcanan zaman.
Herhalde o yıl sınıfta kaldı, okula devam edemedi,
Aradan on yıla yakın zaman geçti, ankara amerikan kütüphanesinde onu gördüm. Kütüphane açılınca geliyor, kapanıncaya kadar kalıyor, kitap karıştırıyordı.
Üstünde ütüsüz bir takım elbise, eskimiş ayakkabılar vardı.
Amerikan kütüphanesi kapandı, bu defa onu arasıra Cinnah caddesinde  amaçsız yürürken, Botanik veya Anayasa parklarının banklarında uyurken gördüm.
Saçlar uzamış, sakal uzamış. Tipik bir homeless - evsiz görünümündeydi.
Okul arkadaşları herhalde onu tanıyamazlardı, ben aralıklı olarak onu gördüğüm için tanıyabiliyordum. Şimdi artık onu göremiyorum, belki o taraflarda işim yok ondan göremiyorum. Dönemin güçlü siyasileri artık yok, arkalarından hayırla hatırlandıklarını sanmıyorum. İsimleri unutuldu. Bu arada 68 kuşağı ezildi, yok oldu, geleceğimiz hiç olmadık insanların ellerinde yönetiminde olmadık yere geldi, yazık oldu.

Ankara 22-Mayıs 2019

Yabancı dilde eğitim yapan okullar

Yabancı dille eğitim yapan  okullar

Ortaokul lise dönemlerinize dönün, veya çocuklarınızın o dönemini hatırlayın.
O dönemdeki yabancı öğretmenleri hatırlamaya çalışın. İngiltere'nin Amerika'nın prestijli okullarından mezun olan yeni mezunlar kamu kurumları ve özel  sektör şirketleri tarafından kapışılırlar. Onlar tarafından makbul görülmeyenler denizaşırı ülkelerde kendilerine yer -iş ararlar. Denizaşırı ülkelerdeki işleri kabul eden- razı olanlarda ortak özellik neydi? Bu insanlar iyi eğitim almışlardı, ama herhangi bir farklı özellikleri nedeniyle ana kıtada kendi yurtlarında iş bulamıyorlardı. Çünkü aykırı insanlardı, azınlık arasındaydılar, farklı düşünüyor, farklı davranıyorlar, farklı yaşam sürmek istiyorlardı. Kendi ana vatanlarında bulamadıkları özgürlüğü denizaşırı ülkelerde arıyorlardı.
Bunlara sadece okullarda değil elçiliklerde de rastlarsınız.
Siyahlar, muhalifler, gayler, entellektüeller, daha sonra ünlenmiş yazarlar çoktur.
Yazar Arthur Huxley SriLanka'da, yazar George Orwell Burma'da yaşamış.
Robert koleji ve Boğaziçi üniversitesinde çok sayıda yabancı yazar, düşünür, akademisyen ders verdi, öğrencilerin düşün yapısını etkiledi.
Benim ingilizce öğretmenim Mr Robinson siyah Amerikalı idi, Amerika'da bulamadığı özgürlüğü Türkiye'de bulmuştu. Burda insanlar ona eşit muamele ediyorlar, renk farkını görmüyorlardı. Ted ingilizce öğretmeni Mr. Tikfur, muhteşem diksiyonu ile ders verirdi, daha sonra Bilkent üniversitesine geçti, klasik müzik ve opera hayranı idi.
Benim ingiliz genel müdürüm Jeffrey Green, çalıştığı Amerikan şirketlerinde ezilmiş, emekliliğine yakın Türkiye'ye daha etkin görevle biraz da kafasını dinlemeye gelmişti.
Odtü Makina'da okurken çok sayıda yabancı hocam oldu. Konularına hakimdiler,  bilgileri derin ve etkindi, sorulara net cevap verirlerdi.
İkinci dünya savaşı öncesinde Hitler Almanya'sından kaçan Alman akademisyenleri hatırlayalım, Türkiye onlar sayesinde inanılmaz bir eğitim kalitesine sahip oldu.
Bu insanlar bize geldiler, kendi açık serbest fikirlerini  görüşlerini derslerinde- işlerinde beyan ettiler, keyiflerine göre yaşadılar, yabancı dille eğitim yapan okulların öğrencileri ister istemez onlardan fikirsel olarak etkilendiler, burda okuyan çocuklar daha liberal açık hür düşünce yapısına sahip oldular. Bu durum bizde ted, robert, tevfik fikret, fransız charles deGaulle, Alman, Avusturya liselerinde, odtü boğaziçi üniversitelerinde görüldü. Barış gönüllüleri geldiler, Amerikalı kimdir, nedir, ne düşünür? Öğrendik. Hepsi dönüşlerinde kaldıkları ülkeler hakkında raporlar, makaleler hatıratlar romanlar yazdılar. İyi oldu, bizim gibi bilinmez ülkeleri dünyaya açtılar, daha bilinir yaptılar.
Şimdi eğitim yapısı değişti, normal lise eğitimi kalmadı, yabancı dille eğitim masrafları çok zorlaştı, parasız eğitimde dini eğitim ağırlık kazandı, normal liselere yeni tayinler yapılmaz oldu, özel okulların yıllık öğrenci ücretleri inanılmaz- ulaşılmaz seviyelere çıktı.
İnsanlar çocuklarının eğitimi için ciddi ciddi yurtdışına göç etmeyi düşünür hale geldiler. Ankara Ted ana okulunun 2019 için yıllık ücreti 71,200₺. Bilkent Blis, odtü orta öğrenim okullarının yıllık fiyatları çok fazla. İstanbul özel okullarının yıllık ücretleri daha fazla. Önümüzdeki yıl yabancı dille eğitim yapan özel okullarda yabancı öğretmen sayısında azaltmaya gideceklermiş. Türk hocalar ortalama ayda 10bin₺, yabancı hocalar 20b₺ alıyorlarmış. Yabancı öğretmeni olmayan yabancı dille eğitim yaptığını söyleyen özel okullar bu konuda ne kadar ciddi eğitim yapabilirler bilemiyorum.
Matematik seçmeli, din dersi zorunlu olacakmış, bizim zamanımızda tam tersi idi.
S400 alsak ne yapacağız bilemiyoruz, F35'leri almayı unutun, çünkü vermeyecekler, Akkuyu nükleer santral temelinde çatlak var, uçaklar rüzgar sertleşince  istanbul yeni havalimanına inemiyorlar, oraya sanki bir havalimanı değil nerdeyse bir büyük Avm yapıldı. Yedek pist yok, meteoroloji radarı yok, yürüme bantları yok. Metro yok.
bütün bu problemler için çözüm üretecek eğitimli  sorgulayıcı genç kuşaklar yok,
onlara çözüm odaklı insanlar yetiştirecek eğitim sistemimiz yok, olacağı da yok.
Sizin tecrübeniz nedir? Kendiniz çocuklarınız  torunlarınız nasıl eğitim aldılar? Alıyorlar?
İlerde bizi nasıl bir eğitim sistemi bekliyor dersiniz?
Seksen milyonluk bu ülke nereye gidiyor? Daha ne kadar gidecek?

Ankara 22-Mayıs 2019

Monday, May 13, 2019

Galata pazar turu

Galata  turu, 12- Mayıs 2019 Pazar 11:00-16:00

Pazar sabahı, ataşehir Kadıköy dolmuş, sonra Karaköy şehirhatları vapuru ile karşıya ulaştık. Galata köprüsünün Karaköy tarafındaki küçük alanda katılımcı 12-kişi toplandık. Rehberimiz bize Galata köprüsü, Halıç - Golden Horn çevresi hakkında kısa bilgi verdi. Sonra Karaköy tarafında ara sokaklarda yürüyüşe geçtik, önce İstanbul'un alınmasından önceki dönemlerde kale mahzeni olarak kullanılmış bugün Yeraltu cami olarak isimlendiriken camiyi gezdik, etrafta çok sayıda serpme kahvaltı servisi yapan yerler vardı, sonra yukarı ana yola çıktık, Saint Benoit Fransiz lisesi ve ibadet yeri, yanında iç mekanı tamiratta olan bir Emeni kilisesi gördük. Perşembe paarı caddesine girdik, üstünde Osmanlı döneminden kalma türkçeyi Fransız harflerle yazan kutumcu han, tactac han kapılarını okuduk. Pazar günü kapalı, işgünleri buralar hırdavatçı, tornacı, atölye olarak çalışıyormuş. Daha sonra yukarıya yürüdük, Galata mahkemesi, hapishanesi, sarayı ve günümüzde lokanta olan eski mekanları gezdik. Heryer  sokaklar boştu. Bankalar caddesine çıktık, Salt sanat merkezini gezdik. Galata kulesi yolundaki sarmal ikili  merdivenleri tırmandık, Avusturya lisesi önünde zaman geçirdi, aramızda bir mezun hanım içerde geçirdiği kendi dönemini anlattı. Sonra 1900 yıllarında Avusturya'dan gelen Eşkenazi yahudilerinin bugün sanat galerisi olarak kullanılan sinegog'u gezdik. İkinci Eşkenazi sinagog'u az ötedeydi, orası ibadet yeri olarak kullanılıyormuş,miçeri girme izni yoktu. Galata kulesine yürüdük. Kule dibindeki açık cafe'de oturduk, bir saat mola verdik, dinlendik. Daha sonra kalabalık yabancı turist kalabalığında tünel'e çıktık. Galata Mevlevihanesine girdik, sema yeri, alt çilehane, müzesini arka mezarlığı gezdik. Saat 17:00'de sema ayini varmış, seyir kişi başına 100₺.  Sema ayinine kalmadık, bahçesinde oturduk, huzur dolu sakin bir yerdi.
Tur bitti guruptan ayrıldık, istiklal caddesini tüm boyunca yütürüdük, arada Köftesi rasim'de köfte yedik, sonra saray muhallebicisinde dondurmalı tavuk göğsü aldık. Sokak çalgıcılarını dinledik. Rus kadın kemancı, Arap Suriyeli, Kürt şarkı guruplarını dinledik. Taksim'den tranvay'la geri Tünele döndük. Tünel ile Karaköy'e, şehirhatları vapuru ile Kadiköy'e, dolmuş ile Ataşehir eve saat 21:00'de geldik. Tüm gün dolu geçti. Önünden gelip geçtiğimiz ama hikayelerini bilmediğimiz bir sürü yeri gördük. İlerde Şile, Ağva, Riva ve İznik turları varmış, zaman tutarsa onlara da gitmeye niyetimiz var.

Ataşehir, 13- Mayıs 2019