Narrator
Here are simple notes on real life experiences.
Wednesday, February 11, 2026
Almanya’da
Berlin’de Yeni Bir Katman: Üçüncü Kuşaktan “Yeni Dalga” Entelektüeller
Berlin, on yıllardır Türk göçünün merkezi. Ancak bugün şehrin havası, 1960’ların nostaljik ve hüzünlü “gurbet” hikâyelerinden çok farklı bir yere evrilmiş durumda. Artık karşımızda hem Berlin’de doğup büyümüş üçüncü kuşak Türkler hem de Türkiye’nin en nitelikli üniversitelerinden mezun olup burayı bilinçli biçimde “yeni vatan” seçen eğitimli bir kitle var.
Sosyolojik Dönüşüm: İşçilikten Küresel Vatandaşlığa
İlk kuşakların fabrikalarda verdiği onurlu mücadelenin üzerine yükselen üçüncü kuşak, bugün üniversite kürsülerinde, hukuk bürolarında ve sanat galerilerinde Berlin’in entelektüel dokusuna yön veriyor. Son yıllarda bu tabloya önemli bir halka daha eklendi: ODTÜ, Boğaziçi, İTÜ, Hacettepe gibi kurumlardan mezun genç profesyoneller.
Bu yeni topluluk; doktorlardan mühendislere, bilişim uzmanlarından akademisyenlere uzanıyor. Berlin’e yalnızca çalışmaya değil, yaşamaya ve kök salmaya geliyorlar.
Dilin Ötesinde: İngilizce Hâkimiyeti ve Özgüven
Yeni neslin en çarpıcı özelliği dil yetkinliği. Almancayı hızla öğrenmelerinin yanında, İngilizceye hâkimiyetleri çoğu zaman Alman meslektaşlarıyla tam bir eşitlik, hatta kimi alanlarda avantaj sağlıyor. Çok uluslu şirketlerde ve hastanelerde bu genç profesyoneller, küresel projelerin doğal aktörleri hâline gelmiş durumda. Dil artık bir bariyer değil; dünyayı açan bir anahtar.
Kalıcılık ve Aile Kurma Vizyonu
“Para biriktirip dönmek” düşüncesi, yerini uzun vadeli yerleşiklik planlarına bırakmış durumda.
• Kalıcı yuvalar: Berlin’in tarihi dokusuna uyumlu, estetik ve modern yaşam alanları kuruyorlar.
• Gelecek inşası: Evlilik ve çocukların eğitimi, şehrin kozmopolit yapısına göre planlanıyor.
• Kültürel entegrasyon: Hafta sonları yalnızca kapalı çevrelerde değil; Philharmonie’de bir konser, Deutsche Oper’de bir prömiyer ya da müzelerde bir sergiyle geçiyor.
Teknik Zekâ ve Kültürel Estetik
Bir mühendis gözüyle bakıldığında, Türkiye’nin rekabetçi eğitim ortamından süzülerek gelen bu birikimin Alman disipliniyle buluşması yüksek bir verimlilik yaratıyor. Berlin hastanelerinde hayat kurtaran genç Türk doktorlar ve yazılım dünyasında şehri Avrupa’nın teknoloji merkezlerinden biri hâline getiren mühendisler, Türkiye’nin en değerli ihracatının bilgi ve yetkinlik olduğunu gösteriyor.
Berlin’in Yeni Türk Elitleri
Yükselen profil; eğitimli, çok dilli, sanata açık ve toplumsal statüsü yüksek bir topluluk. Göçün mağduriyet dilini geride bırakmış durumdalar. Berlin artık onlar için bir gurbet değil; kimliklerini kurdukları, ailelerini büyüttükleri ve Avrupa’nın geleceğine katıldıkları bir merkez.
Bu değişim, yalnızca şehrin sosyal yapısını değil, Türkiye–Almanya ilişkilerinin niteliğini de dönüştürüyor.
Entelektüel Dayanışma: Akademik ve Sosyal Ağlar
Yeni dalganın belirgin özelliklerinden biri kurdukları nitelikli iletişim ağları. Geleneksel hemşehri yapılarının yerini akademik platformlar, profesyonel network grupları ve dijital iş birlikleri alıyor.
• Mesleki dayanışma: Üniversitelerdeki akademisyenler ve hastanelerdeki uzmanlar, gençlere mentorluk yapıyor; bilgi ve deneyim aktarımı kurumsallaşıyor.
• Sosyal entegrasyonun yeni yüzü: Yoğun iş temposuna rağmen hem Türkiye gündemi hem Berlin’in kültür hayatı yakından takip ediliyor.
• Geleceğin Berlinli kimliği: Bu bilinçli tercih, karar alma mekanizmalarında ve bilimsel kurullarda daha fazla Türk isminin yer alacağı bir zemini hazırlıyor.
Türkiye’nin parlak beyinlerinin Berlin’de kurduğu bu hayat, iki ülke arasındaki köprüleri daha da güçlendiriyor. Bu ne bir kaçış ne de kopuş; liyakatin sınır tanımayan yolculuğu.
— Haluk Direskeneli , Berlin
⸻
Monday, February 09, 2026
Rsb
Anton Bruckner’in “İmparatorluk Senfonisi” Berlin’de: RSB ve Jurowski ile Bir Akşam
Berlin’in canlı klasik müzik dünyası, 8 Şubat 2026 Pazar akşamı Anton Bruckner’in anıtsal 8. Senfonisi (Do minör, WAB 108) için bir araya geldi. Rundfunk-Sinfonieorchester Berlin (RSB), Şef Vladimir Jurowski yönetiminde bu büyük eseri Berlin Filarmoni’nin Großer Saal salonunda seslendirdi.
Konserin Ayrıntıları
Akşam tamamen senfoninin 1887 tarihli versiyonuna, özellikle de Robert Haas’ın 1935 baskısına ayrılmıştı. Jurowski ve yardımcı şef Ralf Sochaczewsky yönetimindeki orkestra dört bölümü seslendirdi:
• Allegro moderato
• Scherzo. Allegro moderato
• Adagio. Feierlich langsam, doch nicht schleppend
• Finale. Feierlich, nicht schnell
Ara verilmeden çalınan yaklaşık 90 dakikalık konser, dinleyicilere kesintisiz ve derin bir müzik yolculuğu sundu. Bu icra, 6 Şubat Cuma günü Konzerthaus Berlin’de yapılan ve canlı yayınlanan başarılı konserin ardından geldi.
Hava durumu ve Ulaşım
Berlin’de hava tipik bir kış günüydü. Sıcaklık 0–2°C civarındaydı. Gün boyunca gri bir gökyüzü ve yer yer buz sisi etkili oldu. Hafta başında siyah buzlanma nedeniyle havalimanı ve bazı tren hatlarında aksamalar yaşanmış olsa da, pazar akşamı Filarmoni salonu müzikseverlerle doluydu. Şehrin kültür hayatı temposunu korudu.
Bruckner 8: Bir Müzik Katedrali
Sekizinci Senfoni’nin tek başına programlanması, eserin başlı başına büyük bir anlatı olarak ele alındığını gösteriyor. Dinleyiciler, ara verilmeden Bruckner’in “ses katedrali”nin içine girme fırsatı buldu. Jurowski’nin yorumu, mimari netlik ile özellikle Adagio ve Finale’de gerekli olan ruhani büyüklük arasında dengeli bulundu.
Final bölümünün son notaları salonda kaybolurken atmosfer oldukça etkileyiciydi. Müzisyenler ve Jurowski, senfonik repertuvarın en zorlu zirvelerinden birini tamamlamanın yorgunluğunu ve başarısını birlikte paylaştı.
Sosyal Medya Yorumları
Dinleyicilerin paylaşımlarında öne çıkan bazı ortak görüşler şunlardı:
• Jurowski ve RSB’nin büyük bir performans sergilediği,
• Adagio bölümünde zamanın adeta durduğu,
• Haas edisyonunun orkestraya farklı bir nefes alanı sağladığı.
Birçok müziksever özellikle bakır üflemeli çalgı grubunun, eserin uzunluğuna rağmen son akorlara kadar gücünü ve odağını korumasını “Herkülvari” bir çaba olarak nitelendirdi.
Programdan Notlar
• Konser öncesinde saat 19:10’da Südfoyer’de Steffen Georgi tarafından kısa bir tanıtım konuşması yapıldı ve Haas edisyonunun özellikleri anlatıldı.
• Cuma günkü icra, radio3 rbb tarafından yayınlanmak üzere kaydedildi.
• Salon kuralları gereği konser sırasında ses veya görüntü kaydı yapılmasına izin verilmedi; amaç Filarmoni’nin sessizliğini korumaktı.
— Haluk Direskeneli, Berlin
Sunday, February 08, 2026
Berlin 8-Şubat 2026
Günaydın, 8- Şubat 2026
Bugün Berlin’de üçüncü günümüz. İlk gün akşam Berlin’e AJet’in VF509 seferiyle ulaştık. Pasaport kuyruğu uzundu. Kadın polis neden geldiğimi, ne kadar kalacağımı, ne zaman döneceğimi ve dönüş biletimi sordu. Hepsini cevaplayınca pasaportumu damgaladı. Bavullarımız kabinde yanımızdaydı, dışarı çıktık.
Mövenpick Café’de oturduk, çorba içtik. Mehmet geldi ve bizi aldı. Arabayla epey yol gittikten sonra Airbnb evimize vardık. E-posta ile gelen şifreyi kullanarak kapıyı açıp içeri girdik. Bir kat yukarı merdiven çıktık.
Airbnb evi konforlu, temiz, rahat ve sıcak. Yatak odası, salon, mutfak ve banyo var. Ayrıca bizim kullanmadığımız bir çocuk odası daha bulunuyor. Tasarım siyah konseptte; duvarlar, çarşaflar, mobilyalar, masa, sandalyeler, havlular kısacası her şey siyah.
Arkada bahçe, önde ara yol var. Her odada televizyon mevcut; toplam üç TV var. Netflix, YouTube ve haber kanalları izlenebiliyor. Evde pek çok şey otomatik ve elektronik. Işıklar gecikmeli yanıyor; mutfak ve banyoya girince kendiliğinden açılıyor. Banyoda küvet var. Salonda geniş L koltuk ve masa bulunuyor.
Evde çamaşır makinesi hariç tüm beyaz eşyalar var: kahve makinesi, kettle, elektrikli ocak, fırın ve bulaşık makinesi. Tabaklar da siyah. Mutfak malzemesi oldukça fazla.
Musluk suyu içilebiliyor ama biz yine de marketten şişe su aldık. En yakın market Rewe, yaklaşık 1,2 km uzaklıkta. İlk akşam ve dün Rewe’den alışveriş yaptık; ev yiyecekle doldu. Rewe temiz, ürünler taze ve düzenli.
İlk akşam yakındaki bir Hint lokantasında yemek yedik. Mercimek, ıspanaklı patates ve tavuk haşlama ile pilav aldık. 40 € ödedik.
Dün arabayla şehir merkezine gittik. Otopark bulmak ve park etmek zor. Daha çok kapalı otoparklı AVM’leri dolaştık. Bana bir kışlık On marka spor ayakkabı aldık. Akşamüstü Amrit isimli geniş, rahat ve konforlu bir Hint lokantasında çorba içtik, pilav ve çeşitli yemekler tattık. Orada da 42 € ödedik. Dönüşte yine Rewe’ye uğradık ve üç güzel kırmızı italyan şarap aldık.
Bugün pazar, her yer kapalı. Mehmet bizde kaldı, salondaki kanepede uyudu. Dilek evin soğuk olduğundan şikâyet etti, sıcaklık ayarını yükselttik. Bu defa da Mehmet evin çok sıcak olduğundan şikâyet etti.
Akşam saat 20.00’de Berlin Filarmoni’de Rundfunk-Sinfonieorchester Berlin (RSB) konseri var. Programda tek eser Anton Bruckner’in 8. Senfonisi; yaklaşık 1,5 saat sürecek ve ara yok. Eseri youtube üstünden evde dinledim. Nereye park edeceğimizi bilmiyorum. Filarmoni’nin kapalı otoparkında saat ücreti 5 €. En az 3–4 saat kalacağız. Durumlar böyle.
Evler sıra nizam, yollarda son model SUV otomobiller dizili; çoğu elektrikli ve bahçelerde düzenli şarj direkleri var. Hava kapalı. Kar yağmış, yerler buz; arabaların üzeri karla kaplı. Yürümek zor.
Geldiğimiz günden önce Berlin Brandenburg Havalimanı’nda “black ice” denilen buzlanmaya yol açan yağmur pistleri tehlikeye sokmuş. Havalimanı 24 saat kapanmış, uçuşlar iptal olmuş. Umarım dönüşte böyle bir durum yaşamayız.
Çok selam.
⸻
Sunday, September 21, 2025
Sonbahar
Büyükada’da Sonbahar
Büyükada’da sonbahar, doğanın bize fısıldadığı bir davet gibidir: “Biraz yavaşla.” Yapraklar renk değiştirir, serinleyen hava ışığı daha yumuşak ve sıcak tonlara boyar. Dışarıdaki bu büyülü dönüşüm, ister istemez evlerimize de yansır. Çünkü mevsimler yalnızca doğayı değil, ruh halimizi ve yaşam alanlarımızı da derinden etkiler.
Sonbaharın en büyüleyici yanlarından biri kuşkusuz ışığın rengi ve açısıdır. Yazın keskin ve parlak ışığı, yerini altın sarısı tonlara bırakır. Pencereden süzülen bu ışık, evin içinde huzur dolu, dingin bir atmosfer yaratır. Bu etkiyi güçlendirmek için perdelerinizi hafif kumaşlarla değiştirebilir, akşamları sarı ya da amber tonlarında lambalarla loş ve sıcak bir ortam kurabilirsiniz.
Büyükada’da sonbahar denince akla ilk gelen renkler turuncu, kızıl, kahverengi ve hardal sarısıdır. Ev dekorasyonunda bu tonlara küçük dokunuşlarla yer vermek, mevsimin ruhunu içeriye taşımanın en güzel yoludur. Örneğin:
• Yumuşacık bir battaniye,
• Toprak tonlarında kırlent kılıfları,
• Ahşap objeler veya hasır sepetler…
Büyük değişikliklere gerek yoktur; bazen masanın üzerine yerleştirilecek kuru bir dal aranjmanı bile sonbaharın büyüsünü evinize getirmeye yeter.
⸻
Büyükada kıyılar
Büyükada’da Kıyılar Neden Halktan Koparılıyor?
Marmara’nın incisi Büyükada, sadece tarihiyle, kültürüyle ve doğasıyla değil, aynı zamanda kıyılarıyla da İstanbullular için bir nefes alma alanıdır. Ancak son yıllarda ada sahillerinde yaşanan gelişmeler, adalıların ve ziyaretçilerin ortak malı olan kıyıların giderek halka kapatıldığına işaret ediyor.
Kumsal bölgesinde yer alan Horoz Cafe kıyısının balıkçılar kooperatifine kiralanmasıyla birlikte bu sahil artık vatandaşın kullanımına açık değil. Aynı şekilde Değirmen Rıhtımı da kapalı. Gözle görülür bir şekilde, kamu kurumları ve belediyeler ellerindeki her fırsatta kıyıları özel kişi ya da kurumlara kiralıyor. Böylece “kamunun malı” olan sahiller, kâğıt üzerinde geçici sözleşmelerle, gerçekte ise kalıcı bir şekilde halkın elinden alınıyor.
Oysa Anayasa açık: Kıyılar devletin hüküm ve tasarrufu altındadır; herkesin eşit ve serbestçe yararlanmasına açıktır. Hiçbir kurumun, hiçbir belediyenin bu hakkı vatandaştan esirgemeye hakkı yoktur.
Büyükada gibi zaten kısıtlı yeşil ve kıyı alanlarına sahip bir yerde, halka açık sahillerin daralması nefes alma imkânımızı elimizden alıyor. İnsanların denize gireceği, balık tutacağı, yürüyüş yapacağı alanlar azalıyor. Sadece ticari işletmelere bırakılmış bir ada yaşamı, ne sürdürülebilir ne de adanın ruhuna uygun.
Elbette belediyelerin gelir ihtiyacı olabilir. Ancak bunun yolu, kıyıları parça parça kiraya vermek değildir. Şeffaf ve adil projelerle, kültürel etkinliklerle, sürdürülebilir turizm gelirleriyle farklı finansal kaynaklar yaratmak mümkündür. Halkın kıyı hakkını gasp eden uygulamalar, belediyeye gelir değil, toplumda kırgınlık ve tepki getirir.
Büyükada’nın kıyıları halkındır. Adalıların, İstanbulluların ve gelecek kuşakların ortak mirasıdır. Bu alanların kapatılması sadece bir çevre meselesi değil, aynı zamanda bir demokrasi meselesidir. Çünkü kıyılara erişim, kentte eşit yaşam hakkının bir parçasıdır.
Artık şu soruyu sormanın vakti gelmiştir:
Belediyeler gerçekten halk için mi çalışıyor, yoksa kıyıları ticari bir meta gibi mi görüyor?
⸻
Subscribe to:
Comments (Atom)