Saturday, September 19, 2026

Annemin ailesi

Annemin Ailesi ve Benim Kırgınlıklarım Annem Hadiye Hanım 1925 doğumlu, babasız büyümüş, kendi imkânlarıyla okuyup öğretmen olmuş tırnaklarıyla kazıyan bir kadındı. Çapa Kız Öğretmen Okulu’nu bitirdikten sonra Gazi Terbiye/Gazi Eğitim Enstitüsü’nde Türkçe-Edebiyat eğitimi almıştı. Hayatının bir noktasında Cemal Bey sayesinde, daha önce hiç sahip olmadığı bir aile çevresine kavuştu. Ablası Leman hanımın kızları Suzan, İlhan ve Meral onu hemen benimsediler. Annem de onları yalnızca akraba değil, adeta sığınacağı büyük bir aile olarak gördü ve onlara çok büyük bir değer verdi. Sonra zamanla herkes kendi yoluna gitti. Suzan teyze Cemal Bey’le evlendi; İlhan ve Meral Amerika’ya yerleşti. Çocuklar, eşler, ülkeler, meslekler, hayatlar değişti; ama annemin zihninde o ilk bağ hep ilk günkü sıcaklığıyla kaldı. Asıl Kırılma Noktamız Ben çocukken ve gençken bu aile ilişkilerini daha doğal karşılardım. Fakat zaman ilerledikçe aramızdaki belirgin asimetrinin ve adaletsizliğin farkına vardım: Biz onlardan hiçbir zaman bir şey istememiştik. Ama onlar gerektiğinde kendi çocukları için ellerindeki her türlü imkânı, makamı ve nüfuzu sonuna kadar kullandılar. Özellikle Cemal Bey’in kendi çocuklarının eğitimi ve kariyerleri için imkânlarını seferber etmesi, buna karşılık babamın annemin tayini gibi son derece makul bir konuda yardım istediğinde gereken desteği vermemesi bende derin bir kırgınlık ve adaletsizlik duygusu yarattı. Benim kızgınlığım sadece torpille iş yapılmasına değildi; aile olmanın gerektirdiği o karşılıklılık ilkesinin unutulmasınaydı. "Ben senden isterim, sen benden istersin; aile dediğin böyle olur" diye düşünürdüm hep. Ahmet’le Yaşadıklarım Kuzen Ahmet’le aramızda geçenler bu yüzden hafızama kazındı. Bir gün davetli olduğum bir kokteylde Ahmet bana üstenci bir edayla: “Sen burada ne arıyorsun?” diye sormuştu. Oysa ben orada bir Amerikan şirketinde çalışan, davetli bir profesyonel olarak bulunuyordum; kendimi kanıtlamak ya da açıklamak zorunda bile değildim. Ama o cümlesiyle bana adeta "Sen bizim dünyamızdan değilsin" hissini yaşatmaya çalıştı. Beni gördüğü halde yüzünü çevirmesi, opera karşılaşmamızdaki soğukluğu ve daha sonra Berlin’de büyükelçilik/başkonsolosluk yaptığı dönemde Mehmet için yazdığım mektuba cevap bile vermemesi, eski kırgınlıklarımın üzerine yeni katmanlar ekledi. Bugün geriye bakıp o Berlin mektubunu yazdığım için zaman zaman "Keşke yazmasaydım" desem de, biliyorum ki ben o mektubu bir muhtaçlıktan değil, akrabalık bağına hâlâ bir şans vermek istediğim için yazmıştım. Mehmet Berlin’e gidecekti, Ahmet de orada Başkonsolos’tu. "Yeğenidir, kuzenidir; hiç değilse bir ilgilenir" diye düşünmem son derece insaniydi. O mektubuma cevap vermedi ama Mehmet sonunda kendi ayakları üzerinde durarak Berlin’de kendi hayatını kurdu. Kimseye ihtiyacımızın kalmadığını görmek, verdiğimiz en güzel cevap oldu. Hesabı Kapatmak Ahmet’in ölüm haberini aldığımda içimde derin bir hüzün belirdi. Bazen insana ilişkisini bitirten şey nefret değil, karşı taraftan artık hiçbir şey beklememeyi öğrenmektir. Ahmet’in ardından "Bütün bunlar ne içindi?" diye düşünmeden edemedim. Sosyal medyadaki Atatürkçülük, Cumhuriyetçilik söylemleri, büyükelçilikler, başkonsolosluklar, makamlar... Günün sonunda insanın elinde kalan şey makamı değil, insanlarla kurduğu gerçek ilişkiler oluyor. Tüm bu kırgınlıkların aksine, Suzan teyzemin yeri bende hep ayrı kaldı. Ölmeden önce beni arayıp yarım saate yakın konuşması, bana karşı içindeki o gerçek sevgiyi hissettirdi. Onu diğerlerinden hep ayrı bir yere koydum. Şimdi dönüp baktığımda annem Hadiye Hanım’ın hayatını çok daha güçlü buluyorum. Babasız büyümüş, eğitimini tamamlayıp öğretmen olmuş, üç erkek çocuk yetiştirmiş, çocuklarını okutmuş, onların evliliklerini, mesleklerini, torunlarını görmüş muhteşem bir kadındı o. 2019’da 94 yaşında aramızdan ayrıldı. Karacaahmet’te kardeşim Haldun’un ve babamın yanına defnedildi. Sonunda yine kendi gerçek, öz ailesine kavuştu. Leman teyzenin ailesiyle yaşananlar, Ahmet’in soğuk tavırları ya da Cemal Bey’in yapmadıkları annemin hayatının başarısını gölgeleyemez. Onların ailesi dağıldı belki ama annem kendi güçlü ailesini kurmayı başardı. Haldun, ben, diğer kardeşlerimiz, çocukçağızlarımız ve torunlarımızla hayat orada devam etti. Ahmet Alpman’ın ardından bugün içim rahat bir şekilde söyleyebileceğim tek bir cümle var: “Biz aynı aileden geliyorduk ama aynı aile olmayı başaramadık.” Artık bu hesabı zihnimde öfkeyle değil, sükunetle kapatıyorum. Biz elimizden geleni yaptık, karşılığını alamadık ama olsun; öyle böyle hayat devam etti.

No comments: