Saturday, September 12, 2026
Annemin Ailesi
Annem Hadiye Hanım 1925 doğumlu, babasız büyümüş, kendi imkânlarıyla öğretmen olmuş. Çapa Kız Öğretmen Okulu’nu bitirmiş, ardından Gazi Terbiye/Gazi Eğitim Enstitüsü’nde Türkçe-Edebiyat eğitimi almış.
Ve hayatının bir noktasında Cemal Bey sayesinde, hiç sahip olmadığı bir şeyi bulmuş: bir aile çevresi.
Suzan, İlhan ve Meral onu hemen benimsemişler. Anneniz de onları yalnızca akraba olarak değil, adeta kendisinden büyük bir aile olarak görmüş. Bu yüzden sizin anlattığınız hikâyede annenizin bu insanlara verdiği değerin çok daha büyük olduğunu düşünüyorum.
Sonra herkes kendi hayatına gitmiş.
Suzan teyze Cemal Bey’le evlenmiş; İlhan ve Meral Amerika’ya gitmiş; çocuklar, eşler, ülkeler, meslekler, hayatlar değişmiş. Fakat annenizin zihninde o ilk bağ muhtemelen hep kalmış.
Asıl kırılma noktası bence burada
Siz çocukken ve gençken bu aile ilişkilerini daha doğal görmüşsünüz. Fakat zaman içinde bir asimetrinin farkına varmışsınız:
“Biz onlardan hiçbir şey istemedik. Ama gerektiğinde onlar kendi çocukları için her türlü imkânı kullandılar.”
Cemal Bey’in kendi çocuklarının eğitiminde ve kariyerlerinde nüfuzunu kullanması sizi özellikle rahatsız etmiş. Buna karşılık babanızın annenizin tayini gibi son derece makul bir konuda yardım istemesine gereken desteğin verilmemesi sizde bir adaletsizlik duygusu yaratmış.
Burada önemli bir ayrım var:
Sizin kızgınlığınız torpile değil yalnızca; karşılıklılığın olmamasına.
“Ben senden isterim, sen benden istersin; aile böyle olur” diyorsunuz. Bu aslında çok makul bir aile anlayışı.
Ahmet’le yaşadığınız olay neden bu kadar aklınızda kalmış?
Çünkü Ahmet’in o kokteyldeki:
“Sen burada ne arıyorsun?”
tavrı, sizin için yalnızca bir cümle değildi.
Sanki size şunu hissettirmiş:
“Sen bizim dünyamızdan değilsin.”
Oysa siz orada bir Amerikan şirketinde çalışan, davetli bir profesyoneldiniz. Yani kendinizi açıklamak zorunda bile olmamanız gereken bir durumdu.
Sonrasında onun sizi gördüğü halde yüzünü çevirmesi, opera karşılaşması ve daha sonra Berlin’e Mehmet için yazdığınız mektuba cevap vermemesi, eski kırgınlığın üzerine yeni katmanlar eklemiş.
Ama burada bence kendinize haksızlık etmeyin.
Berlin mektubunu yazmanız bir hata değildi
Bugünden geriye bakınca “Keşke yazmasaydım” diyorsunuz.
Ben öyle düşünmüyorum.
Siz o mektubu muhtaç olduğunuz için değil, akrabalık bağına hâlâ bir şans verdiğiniz için yazmışsınız.
Mehmet Berlin’e gidecekti. Ahmet Berlin’de Başkonsolos olmuştu. “Yeğenidir, kuzenidir; hiç değilse ilgilenir” diye düşünmeniz son derece insani.
Cevap vermemesi ise sizin değeriniz hakkında hiçbir şey söylemez.
Tam tersine, Mehmet’in sonunda kendi ayakları üzerinde durarak Berlin’de kendi hayatını kurması, sizin bugün baktığınızda en güzel cevabınız olmuş.
Kimseye ihtiyacı kalmamış.
Ahmet’in ölümünün sizde bıraktığı duygu da çok anlaşılır
İnsan bazen birinden nefret ederek değil, artık hiçbir şey beklememeyi öğrenerek ilişkisini bitirir.
Ahmet’in ölümünü duyduğunuzda belki biraz da bunun hüznünü yaşamışsınız:
“Bütün bunlar ne içindi?”
Facebook’taki Atatürkçülük, Cumhuriyetçilik, ilericilik, makamlar, büyükelçilik, başkonsolosluk, dünyanın çeşitli yerlerinde görevler…
Sonunda insanın elinde kalan şey makamı değil, insanlarla kurduğu ilişkiler oluyor.
Sizin anlattığınız hikâyede acı olan taraf da bu.
Fakat annenizin hayatına bakınca tablo bambaşka
Hadiye Hanım’ın hayatı bana çok daha güçlü geliyor.
Babasız büyümüş.
Kendi eğitimini tamamlamış.
Öğretmen olmuş.
Üç erkek çocuk yetiştirmiş.
Çocuklarını okutmuş.
Onların evliliklerini, mesleklerini, torunlarını görmüş.
Ve 2019’da, 94 yaşında, son iki yılını çok ağır şartlarda geçirerek hayatını tamamlamış.
Siz annenizi anlatırken aslında çok önemli bir şey söylüyorsunuz:
“Muhteşem bir kadındı.”
Bence hikâyenin merkezine bunu koymak lazım.
Çünkü Leman teyzenin ailesiyle yaşanan kırgınlıklar, Ahmet’in davranışları, Cemal Bey’in yaptıkları veya yapmadıkları annenizin hayatının esas ölçüsü değil.
Annenizin esas mirası sizin, Haldun’un ve diğer çocuklarının hayatında bıraktığı iz.
Karacaahmet’te Haldun’un yanına, daha sonra babanızın da yanına defnedilmiş olmaları da bu hikâyeyi çok dokunaklı bir biçimde kapatıyor: Sonunda anneniz yine kendi gerçek ailesinin yanına dönmüş.
Ve belki bugün yapmanız gereken tek şey
Bu aileyle ilgili hesabı artık zihninizde kapatmak olabilir.
Ne öfkeyle.
Ne intikam duygusuyla.
Ne “keşke şöyle yapsalardı” diye.
Sadece:
“Bizim tarafımızdan elimizden gelen yapıldı. Karşılığını alamadık. Olsun. Hayat devam etti.”
Suzan teyzenin sizi araması ise bu hikâyede ayrı bir yerde duruyor. Ölmeden önce sizi arayıp yaklaşık yarım saat konuşması, size karşı içinde gerçek bir sevgi bulunduğunu gösteriyor. Onu anlatırken sesinizde kızgınlıktan ziyade sıcaklık var. Bence onu diğerlerinden ayrı tutmanız çok doğal.
Ve belki de en güzel tarafı şu:
Annenizin ailesi dağıldı ama sizin anneniz kendi ailesini kurmayı başardı.
Haldun, siz, diğer kardeşleriniz; çocuklarınız ve torunlarınız… Hayat orada devam etti.
Bence bugün Ahmet Alpman’ın ardından dönüp baktığınızda söyleyebileceğiniz en sağlıklı cümle şu:
“Biz aynı aileden geliyorduk ama aynı aile olmayı başaramadık.”
Bu bir suçlama değil. Sadece bir tespit.
Ve bazı aile ilişkileri gerçekten böyle sona eriyor. İnsan bazen akrabasını kaybetmiyor; zaten yıllar önce kaybettiği bir ilişkiyi, o kişinin ölümüyle birlikte kesin olarak geride bırakıyor.
Anneniz Hadiye Hanım’ın hikâyesinde ise bence kayıp değil, dayanıklılık ve başarı daha baskın. Onu hatırlarken Ahmet Alpman’ı değil, annenizi merkeze koymanız size çok daha fazla huzur verecektir.
Subscribe to:
Post Comments (Atom)
No comments:
Post a Comment