Saturday, April 02, 2016

Cerattepe'de Neler Oluyor? Mart 2016


Cerattepe madeni Artvin şehir merkezine sadece 4km uzaklıkta bulunuyor. Bu madende ciddi miktarda bakır var, bakırla beraber altın ve başka değerli madenler de var. Tüvenan tabir edilen, olduğu gibi çıkarılan maden ile karışık toprağın elenmesi, madenin ayrıştırılması, zenginleştirilmesi lazım. Bu iş için maden zenginleştirilme tesislerinin, ya maden ağzında inşaa edilmesi, ya da maden toprağının uzaktaki mevcut maden ayrıştırılma tesislerine taşınması gerek.
Cerattepe mevkiindeki altın, gümüş, bakır ve çinko madenlerini işletme süreci 1988 yılında, saha ruhsatını Kanadalı Cominco Madencilik’in alması ile başlar. Kanada şirketi Cominco, açık ocak altın madenciliğini hedefler. Yani maden ihtiva eden toprak üstünün alınması, ortaya çıkan cevher ile karışık tüvenan toprağın zenginleştirme tesislerine taşınıp ayrıştırılması. Bergama’da aynı dönemde, “siyanürlü altın”a karşı yükselen etkili yerel protestoların katkısı ile Artvinliler bu yatırıma direnir. Cominco, ruhsatı, yerli şirket Inmet Madencilik’e devreder. Inmet, bakır madenciliğini hedefler. Artvinliler ona da direnir. İdare Mahkemesi’nin, ÇED olumlu kararı olmaksızın işletme izni ve işletme ruhsatı düzenlenemeyeceği yönündeki kararı ile ilk süreç 2009 yılında kapanır.
İkinci süreç, Maden İşleri Genel Müdürlüğü’nün 2011 yılında, aralarında Cerattepe’nin de bulunduğu 1343 sahayı ihale ile aramalara yeniden açmasıyla başlar. Cerattepe ihalesini kazanan Özaltın Holding, ikinci en yüksek teklifi veren Eti Bakır ile rödovans anlaşması yapar. Yani Eti Bakır sahayı işletecek, Özaltın’a, imtiyaz payı ödeyecek. Eti Bakır, Cengiz Holding’in, özelleştirme kapsamında satın aldığı şirketlerden biridir. Olaylar nerede ise aynı biçimde tekrarlanır. Kanadalı şirketlerin rolünü Eti Bakır üstlenir. Altın/açık ocak... Protestolar… Yargı süreçleri… İptal... Yenileme.. Bakır/yeraltı madenciliği/teleferik... Halen, bakır cevherinin yeraltı işletme yöntemi ile çıkarılmasını yani "Altın içeren oluşumlar yeraltında mı bırakılacak?" sorusunun karşılığı, Şirketin, çıkarılan tüvenan madeni Murgul’daki flotasyon tesisine naklini öngören ÇED Olumlu Kararına ilişkin yargı süreci devam etmektedir.
Madencilik, mineralin oluştuğu yerde yapılması gereken, önemli pozitif ve negatif etkileri olan, süreli, geçici bir faaliyettir. Proje ömrü süresince ödünç aldığı alanı, rezerv tükendikten sonra, en azından eski ilk değerine getirerek, sahiplerine/ kamuya iadesini kapsar. İdeal olanı, ekonomik değer taşıyan tüm mineral kaynak potansiyelinin, sürdürülebilir madencilik ilkeleri gözetilerek en kısa zamanda harekete geçirilmesi; toplumun refah düzeyinin artırılmasına mümkün olduğunca çok katkıda bulunmasının sağlanmasıdır.
Madencilik projesinin uygulanmasının ön koşulları, proje ömrü ve sonrasındaki makul bir süreyi kapsayan dönemde, ulusal ve yerel topluma çevresel, sosyal ve kültürel maliyetlerinin katlanılabilir düzeyde ve her zaman ekonomik ve sosyal faydasının maliyetinden fazla olması; ve mutlaka yerel toplumun rızasının alınması, olmalıdır. Süreci yönetmenin, projenin fayda ve maliyetlerini kıyaslayabilmenin araçları da vardır: ÇED, ekonomik ve sosyal analizler, maden kapatma ve araziyi doğaya yeniden kazandırma planları devreye girer. Bu türden nitelikli araçlara dayanmayan kararlar/söylemler, bir değer ifade etmemelidir.
Türkiye’deki koşullar, geçmişten bugüne, idealin çok uzağında olagelmiştir. İnsanların birbirlerine, kamu idarelerine ve yargıya güvenmemesi için pek çok neden vardır. Madenciliğimizde kötü örnek sayısı, iyi örnek sayısından çok çok fazladır. İlgili mevzuatta, ekonomik/sosyal analiz yer almaz. ÇED ve arazileri doğaya yeniden kazandırma planları bizde öylesine yapılır.
Bilimsel bilgiye geçmişte de bugünde itibar edilmediğinden, yerel toplumun, kararını sağlıklı oluşturabilme olasılığı da düşüktür. Bergama’daki altın madenciliği ile ilgili olarak hemen her meslekten pek çok kişinin, desteksiz biçimde görüşler arzettiği 1997 yılında, ODTÜ Maden Mühendisliği Bölümünün öğretim üyeleri (dokuz profesör, üç doçent), bilim insanı sorumluluğunu yerine getirerek,
“…Bu tür altın yataklarından altın üretimi için kullanılan tek yöntem siyanür liçidir… Siyanür (…) gerekli önlemler alındığında insan sağlığına ve çevreye zarar verme[z]… Altın madenciliğinde siyanür, yüz yılı aşkın bir süredir kullanılmaktadır. Bu süre içinde siyanür yüzünden hayatını kaybeden tek bir insan olmadığı değişik kaynaklarda doğrulanmaktadır…”
Ref: http://www.maden.org.tr/resimler/ekler/c431fd7ec4437de_ek.pdf
Bu görüşlerin yer aldığı bildiri yayımladığında, önemli bir ulusal gazetenin yurtseverliği sadece kendi gibi düşünenlerin tekelinde olduğunu sanan bir yazarı, köşesinde, hocalarımızı-arkadaşlarımızı, bu bildiriyi para karşılığı yayımlamakla itham edebilmişti. Bu davranışı hiç doğru bulmuyorum.
Cerattepe’de madencilik macerasının son aşaması için savunulacak seçenek şunlar olabilir (i) Hukuk ne derse o olsun, (ii) Artvinliler ne istiyorsa o olsun, (iii) İlk yatırım bakır için yapılmışken yanında altın da çıkarılsın, (iv) İdeal koşullar sağlanıncaya kadar, tüm Türkiye'de madencilik yasaklansın, Çözümler çok mu ütopik oldu? bilemem. Türkiye yaklaşık 25 yıldır Artvin-Cerattepe’de madencilik yapılmasın/yapılsın gerilimi içinde zaman, enerji ve kaynak tüketiyor. Ne dosya tümüyle kapanıyor, ne de madenciliğe başlanıyor. Son günlerde Siyasi iradenin talimatı ile hukuki süreç sonuçlanıncaya kadar madencilik faaliyetleri durduruldu.
Ankara, 14 Mart 2016


Enerji Piyasalarında Bize Daha Çok Vahşi Penguenler Lazım


1962 yılında Nobel Edebiyat ödülü almış olan Amerikalı romancı John Steinbeck'in "Sardalye sokağı" (Cannery Row, 1945) romanında, roman akışından bağımsız bir hikaye anlatılır.

Kaliforniya'da 1920'lerde SanFrancisco körfezi kıyılarında çalışan çok sayıda balık fabrikaları varmış. Balıkçıların açık okyanusta tutup getirdikleri küçük balıkları buralarda konserve yaparlar, insanların yemeyecekleri balık atıklarını körfeze geri atarlarmış. Atılan biyolojik atıklar çevredeki yerel penguenler tarafından tüketilirmiş. Nasılsa buralara gelmiş vahşi penguenler körfeze dökülen hazır besin atıkları ile kolayca beslenmeye alışmışlar, bir süre sonra kendi başlarına balık tutmayı unutmuşlar.

Amerikada 1929 ekonomik buhranı herkesi, bu arada balık konservesi, sardalye konservesi yapan fabrikaları da finansal olarak vurmuş, işletme sermayeleri tükenmiş, kapıya kilidi vurmuşlar, işçilere yol vermişler. Fabrikalar kapanmış.

Fabrikalar kapanınca balık atıkları, sardalye fazlaları körfeze atılmaz olmuş, bizim evcilleşmiş penguenler aç kalmış, hergün çok sayıda kayıplar başlamış, kıyıya vurmuşlar. Bölge kamu kurumları bu duruma çare aramışlar, yakın yerel üniversitelerin su ürünleri bölümlerine sormuşlar. Bilim insanlarının çözüm önerisi, "Buraya vahşi penguenler getirin, evcilleşmiş penguenlere tekrar kendi başlarına balık tutmayı öğretsinler", olmuş. Tavsiye yerine getirilmiş, uzaklardan körfeze getirilen vahşi penguenler, yerel evcil penguenlere tekrar balık tutmayı, kendi başlarına avlanmayı öğretmişler.

Kamu ve büyük özel sektörün çalışanları bugün hazır yiyorlar, evcilleştiler, zorlanmıyorlar, risk almıyorlar, üst kademe kararvericilerin riskli veya yanlış kararlarına karşı çıkmıyorlar, herşeye "Evet efendim, olur efendim", diyorlar, aybaşında belli maaşı alıyorlar.

Ne zamana kadar? Sistem batana kadar. AfsinElbistan tümden devreden çıkana kadar, ön kömür kurutması olmayan CFB kazanlar yerel kömür yakamaz, sistem oturana, çalışmayana kadar, doğalgaz kesilene kadar, nükleer atıklar başa bela olana kadar, güney sınırlarımızdan kontrolsüz geçip gelen işsiz göçmenlerle ortalık dolana kadar. Her durumda bize vahşi penguenler lazım. Bizi şaşırtacak, sarsacak, "Bu yaptıklarınız yanlış, doğrusu şu", diyecek.

Ben piyasada "Vahşi Penguen" sayılıyormuyum, bilemiyorum. Üniversite öğrenci davetlerine mutlaka gidiyorum, davet alırsam masraflarım ödenirse şirketlerin toplantılarına, beyin fırtınası, tecrübe paylaşımı toplantılarına katılıyorum, davet gelirse yabancı uzmanlarla beraber termik santral yazılım eğitimleri yapıyorum.

Birşeyin doğruluğunu bulabilmek için vahşi penguenlerin varlığına ihtiyaç var, onların doğru veya yanlış değerlendirmelerine dikkat etmek gerek, daha doğrusu için yeni öneriler ortaya koymak gerek, diye düşünüyorum.

Ekonomik buhranlar, zor zamanlar geçer. Ne olursa olsun kendimize özgü bir demokratik ülkede olduğumuzu bilelim. Demokrasilerde çarenin tükenmediğini bilelim. Zor zamanlar geçer gider, merak etmeyin. Hepinize güzel bir hafta dilerim.

---

Haluk Direskeneli, ODTÜ Makina Mühendisliği 1973 mezunu olup, mezuniyetinden itibaren, kamu, özel sektör ve ABD – Türk yabancı ortaklıklarda (B&W, CSWI, AEP, Entergy) ağırlıklı olarak termik santral temel/ detay tasarım, imalat, pazarlama, teklif, satış ve proje yönetimi konularında çalışmış, bugüne kadar termik santral tasarım yazılımları konusunda yerli piyasaya, mühendislik firmalarına, yatırımcılara ve üniversitelere danışmanlık vermiştir. MMO ve ODTÜ Mezunları Derneği Enerji komisyonları üyesidir.


Prinkipo, 03/10/16

Enerji Piyasalarında Ticari Mağduriyet



Enerji yatırımlarını yürütmek, uzun soluklu maraton yarışları gibidir, bu piyasada 100-m koşu yapamazsınız, bugünden yarına hemen pozisyon değiştiremezsiniz, yakıt tipini bir anda değiştiremezsiniz. Bu uzun maraton koşusunda tedarik güvenliği tam olan yerli kömürü kullanmaya bakın, derim. Olaya kısa dönem bakarsanız çok zorlanırsınız, belki batarsınız.

Hamitabat, Bandırma, Gebze-Adapazarı, OvaAkça, Temelli gaz yakan büyük kapasiteli kombine çevrim santralleri çalışıyor, çünkü yakınlarındaki şehirlere ve endüstri merkezlerine baz santral olarak elektrik veriyorlar. Diğer gaz santrallerinin durumu hiç iyi değil. Doğal gaz fiyatlarındaki ucuzlama henüz iç piyasaya yansımadı. Halen doğal gaz yakan bir büyük kombine çevrim santral çalışmıyor, elektrik üretmiyor, para kazanmıyor, bir diğeri %30 kapasitede çalışıyor.

Yurtiçinde ve yurtdışında ithal kömür yakan çok sayıda termik santral "Ticari Mağduriyet" nedeni ile büyük kapasiteli işletmelerine zaman zaman ara vermişler. Detaylar ilgili mercilere bildirildi, biz de herkesle beraber duyduk. İthal kömür fiyatları ton başına 50$'ın altına inmesine rağmen ithal kömür yakan termik santrallerde üretilen elektriğin maliyeti, piyasa elektrik satış fiyatlarının üstünde kalmış. Sonunda düşük fiyatla piyasaya ürün satmak istemeyen yatırımcılar doğal olarak ekonomik kararı vermişler ve işletmeyi belirli sürelerde durdurmuşlar.

Eskiden "Bu durum sadece kombine çevrim santrallerinde olur", diyorduk, şimdi ithal kömür santrallerinde oluyor, yerli kömürü toprak altında bırakıp bir süre yabancı ithal kömür kaynaklarını kullanacaktık, Ne oldu? Ne değişti?

Avustralya'da büyük gaz yatakları var. Piyasası eskiden yoktu. Hepsini ucuz fiyata Çin ve Japonya alıyordu. Avustralya iki büyük tesis kurdu, Wheatstone ve Gorgon. Her bir yatırım $60 milyar. Tüm dünyaya LNG satacaklar. Beş sene önce gaz MMBtu başına $17.50 idi. Şimdi $6.50. Yatırımlar iyi, zira önceden gazı satmışlar. Ama şimdi Japonlar bastırıyor ve fiyatta indirim istiyorlar. Bakalım nerede anlaşacaklar.

Avustralya'da artık yeni proje yapamazlar. Üçüncü proje, Browse hiç başlamadan iptal oldu. Halbuki 2010-2013 arası tüm detayları projelendirilmişti. Sadece projelendirme için neredeyse $200 milyon masraf etmişlerdi.

İthal kömüre yatırım konularının yapılabilirliğinin sorgulanması (feasible) enerji güvenliği (energy security) açısından hiç iyi haberler değil. Enerji konusunda MARKAL/TIMES gibi belirli denenmiş bir model üzerinde ileriye dönük stratejiler yapacak yeni planlar gerek. Mevcut genel kabul gören görüş, maksimum oranda yenilebilir enerjiyi sisteme katabilmek yönünde oluyor.

Ulusal şebekeye besleme (Feed-in) destekleri değişiyor, piyasada geriye dönük satışlar (reverse capacity auction) baslayacak. Fosil kaynaklı elektrik üretimi gittikce azalacak, yakında karbon vergisi konacak, emisyon ticareti oluşacak. Yani bir süre sonra yerli kömür de pahalı gelebilir ve "Ticari Mağduriyet" yaratabilir.

Şu an için en iyi yöntem, linyit konusuna piyasa yatırımcılarının ne yapacaklarına dair ortak görüşe varmaları ve nasıl yatırım yapacaklarına karar vermeleri. Ülkelerin özel durumları, ekonomik güçleri bazı istisnalar yaratabilir ama ilerde kömür yatırımlarına finans bundan sonra gittikçe güçleşecek görünüyor. Bütün bunları bilin ve ona göre yatırım programı yapın.


Prinkipo, 03/10/16

SuBorulu Paket Buhar Kazanlarında Asbestos Kullanımı


Dünyanın dengesini bozmak o kadar kolay değil. Tabiat o dengeyi bir şekilde koruyor. Bu konularda değerlendirme yaparken paranın izini sürmek gerekir. Paranın izini sürerken, ortaya çok değişik tablolar çıkar.

Amerikan mahkemelerinin kararları (bilhassa jüri sistemiyle alınan kararların) zaman içinde pek hükmünün olmadığı ortaya çıkabiliyor. Hulk Hogan 80li yıllarda ünlü bir profesyonel güreşçiydi. Son yıllarda yıldızı epey sönüktü. Şahsına ait özel bir videoyu yayınlayan web sitesini mahkemeye verdi. Günlerce ağlamaklı bir surat mahkemeye gidip reklamını yaptı. Karar, Hulk Hogan'a $114 milyon tazminat ödenmesiydi. Ama bu parayı ödeyecek web sitesi çoooktan topu dikmiş. Ortada para yok. Şimdi bu tazminatın değeri nedir?

McDermott firması 1976 yılında, 140 yıl geçmişi olan başka bir firmayı, B&W'yi, satın aldı. Dünyaca ünlü, Ankara'da bile JV ofisi ve fabrikası olan buhar kazanı üreticisi bir firmaydı. B&W Buhar kazanı üreticisi olarak, 140 yılda epey bir proje yaptılar. B&W şu anda da bağımsız olarak faaliyet gösteriyor. 1940-1970 yılları arasında Amerikan donanmasına paket buhar kazanları yapıp sattılar. O zamanki standart ve specifikasyona uyup, tüm yalıtımları asbestos ile yaptılar.

1990 yılından itibaren McDermott firmasına, avukatlardan B&W asbestos uygulamaları ile ilgili yazılar gelmeye başladı, "Müvekkilim sizin asbestos döşediğiniz gemide asker idi, asbestos yüzünden hastalandı, sizi mahkemeye vermemizi istemiyorsanız hemen $5,000 gönderin". O gemide çalıştığına dair görev belgesi ekte. Şirket, bu paraları peyderpey ödedi. Zira mahkemeyle uğraşmak istemedi. Bu tür mektuplardan yılda 15-20 adet firmaya gelirdi.

1996 yılına gelince, istenmeye başlanan rakkamlar $150,000 oldu. Ayda 100-150 adet talep geliyordu. Sonradan anlaşıldı ki, avukatlar 1995 yılında büyük bir kongre yapıp, hep birlikte fiyat arttırmışlardı. TV'lere reklam verip, uzaktan gemiyi görenler adına dahi tutanak tutup mektup yazıyorlardı. Çünkü gelen paranın yarısı avukatların cebine gidiyordu.

Bu kadar parayı ödemek imkansız idi. Çaresiz, şirket gönüllü olarak iflas ilan etti. Tüm avukatlara, "Gelin bu işi mahkeme çözsün", dedi. ABD Mahkemesi 6 yıl sürdü. Chapter-11 ilan edildi. Sonunda, mahkeme şirketten ve sigortadan belli bir miktar parayı, mahkemenin tayin ettiği kayyuma devretti. Avukatlara cüzi bir miktar cep harçlığı verildi.

Şimdi kayyum, asbestos derdi olanlara, sağlık sorunu derecesinde tazminat ödüyor. Verilen parayı, asbestostan etkilenen herkese yetecek şekilde dağıtma mecburiyeti var. Herkese biraz para verildi ama gerçekten hasta olanların tedavisi için ortada yeterli para kalmadı.

Şimdi hata kimde? Devletin evvelden mecbur kıldığı asbestos döşeyende mi? O firmayı satın alan yeni firmada mı? Bir yol bulduk, buradan zengin olalım diyen avukatlarda mı? Parayı yettirmeye çabalayan kayyumda mı?

Ünlü bir Türk Armatör 1994 yılında bizi Tuzla tersanesine çağırdı. SS United States, (luxury cruiser) gemiyi hurda fiyatına icradan 10m$ ödeyerek satın almış, çekicilerle ABD'den Tuzla'ya getirmiş, yenileyecek. Daha önce Savarona'yı yenilemiş, bunu da öyle yapacak. İçinde 10-adet paket tabir ettiğimiz B&W buhar kazanı var. Onlar bakımdan geçecek. Tulumları giydik, geminin içini gezdik, kazanlar harika, 30-sene çalışmışlar, hala çalışır durumdalar. Basit bir yenileme işi var.

Gemi, sanki 1912'de batan batan SSTitanic gemisinin bir benzeri yapılmış, dans salonları, gezinti mekanları göz alıcıydi. Buhar kazanları yan yana konmuş, aralarından düz geçmeye imkan yok, yan geçebiliyorsun. Zaten buhar kazanı için montaj, başta omurga üstüne yapılıyor, sonra etrafına gemi inşa ediliyor, bu yüzden kazanı yerinden çıkarmaya imkan yok. "Otuz sene sonra kim ne yaparsa yapsın", mantığı kullanılmış.

Geminin tüm izolasyonunda inşaat sırasında asbestos kullanılmış. İnsanlar 30-sene gemiyi kullanmışlar, iş sökmeye gelince durum ortaya çıkmış. Ünlü Armatör, ABD'de asbestos engellemesi olduğu için gemiyi römorkörlerle Tuzla'ya getirmiş. Burda ucuz işçi gücüyle söktürecek.

Bu esnada gazeteciler olaya müdahil oldu, "Asbestli ölüm gemisi" manşetiyle konuyu işlemeye başladı. Ünlü armatör bu olumsuz yayınlardan bıktı, gemiyi Ukrayna'ya götürdü, orda asbestten temizledi, yeniledi ve sattı. Bizde bu arada konuya vakıf olduk. Armatörün evinde yemeğe davet edildik, mekanı gördük, bir sürü özel otomobil, Harvey motosiklet, helikopter. Bakım yenileme için fiyat verdik, gemi Ukrayna'ya gidince bizim iş kaldı. O gemi şimdi tekrar ABD'de, yeniden canlandırmaya, olmaz ise müze yapmaya çalışıyorlar.

Zamanında B&W, gemiler için çok güzel paket buhar kazanları yapmış, Virginia NewPort News fabrikası bu işe çalışmış, hala bakım onarımdan iyi para kazanırlar. Asbestos tazminatları 1999'da ayyuka vardı. B&W için Chapter-11 işletildi, Abd dışı jv şirketler satıldı, biz de yerli ortağa geçtik, tensikat yapıldı, JV şirket benimle yollarını ayırdı, yani beni kovdu. Başta zorlandım ama sonra yoluna koydum. Şirketten ayrılamıyordum, önüm terfim herşey tıkanmıştı, benim için uzun dönemde iyi oldu. Başka işlere konulara girdim.

Sonra bizim her iki yabancı genel müdür asbestos tozlarının teneffüsü (soluması) sonucu orta çıkan akciğer hastalığından bu dünyaya veda ettiler. Her ikisinin ailesi tazminat alabilmek için biz eski çalışanlara eposta ile konuyu sordular. Ancak mahkemeler bitmiş, konu kapanmıştı.

Ankara JV fabrikasında ürettiğimiz B&W paket buhar kazanlarında rockwool, yani kaya yünü kullanıldı, bizim imalat sırasında asbest ile bir işimiz olmadı.

B&W şimdi ayrı bir ticari gurup oldu, McDermott firmasından ayrıldı. Borsaya kote. CEO'lar ve üst yönetim her yıl sonu hala acaip ikramiyeler alıyorlar. Personel değişti, benim tanıdıklar ayrıldı. Arada bir, linkedin.com üstünden bazılarına rastlıyorum. Aslında onlarla çalışmak bizim ufkumuzu açmıştı, gittik gördük, bizden farklı insanlar olmadıklarını anladık, kendimize güven geldi. Başka büyük işlere girdik.

ABD'de kendi firmanı iş kazası için mahkemeye vermek için önce "gross negligence" (büyük ihmal) ispat etmek lazım. Yoksa, eyaletlerin malül fonu var, oradan paranı alıp oturuyorsun.

Bir anekdot; Şirket gönüllü iflas ilan edip maaş ve ikramiyeleri dondurunca, başımızdaki CEO ter ter tepindiydi, "Salaklar biraz daha bekleyemediniz mi, şimdi deniz kenarında $2 milyona yaptırmaya başladığım emeklilik evim yarım kaldı" diye.


Prinkipo, 04/01/16

Friday, March 18, 2016

La Sonnambula

La Sonnambula (Uyurgezer Kız)
İstanbul Süreyya Opera Sahnesinde

Ankara 13 Mart Kızılay, İstanbul 19 Mart İstiklal caddesi terör saldırılarından sonra yüzlerimiz gülmez oldu. Gülmek nerdeyse ayıplanan, kaçınılması gereken bir davranış haline geldi. Toplantılar, paneller, konferanslar, konserler, opera gösterileri iptal edildi. Olaylara alışmamız gerektiği söylendi. 2.Dünya savaşının en zor dönemlerinde, insanlar konser vermekten, opera dinlemekten vazgeçmemişler. Bombalar altında Leningrad, Londra, Paris, Berlin insanları normal hayatlarına devam etmeye çalışmışlar. Teröre, savaşa her zaman direnmek lazım. Gülmeyi unutmamak lazım. Süreyya Operasında 18-Mart gecesi önlerde oturan orta yaşlı bir erkek seyircinin abartılı büyüklükte sırt çantası diğer seyircilerin dikkatini çekti. Terör olaylarının etkisinde paranoya yaşayanlar güvenlikçileri uyardılar. Ara verildiğinde güvenlikçiler çantayı kontrol etmek istediler, içinden birşey çıkmadı, çantayı vestiyere bırakması gerekirdi.

Ankara Dost kitabevi müzik bölümünden 1957 kayıt 1990'larda piyasaya verilmiş, Maria Callas CD satın aldım, iki hafta her gün çok kere arka arkaya dinledim, sonunda Cd bozuldu, neyse bu arada ben Bellini melodilerini ezberledim. Youtube üstünden Paris operasında sahnelenen başrolde soprano Natalie Dessey performansını birkaç kez izledim.

Süreyya sahnesinde çok yalın basit bir dekor ile eser başladı, tek solist (Rodolfo) dışında herkesin beyazlar girdiği bir kadro içinde solistler kayboldu. Ancak başrol sanatçılarımız sesleri ile kendilerini belli ettiler. Özellikle 17-Mart gecesi Amina karakterini oynayan (Nazlı Deniz Boran) kusursuz yumuşak lirik soprano sesiyle hayranlık uyandırdı. Ancak son sahnede yerde yatarak sopranonun arya söylemesi gereksizdi. Sanatçı yerde soğuk zeminde üşüyor, bunu zorlayan yönetmene bilmem ne demeli? Opera sanatçıları kesinlikle yere yatmamalı.
Partneri Elvino karakterinde (Caner Akın) fiziği ve sesiyle göz doldurdu.

Vincenzo Bellini (1801-1835) bestesi Belkanto (güzel şarkı) düzeninde bestelenmiş operanın Melodileri arka arkaya geldi. Uyurgezer güzel kızın başına gelen yanlış anlamalarla dolu olayları izledik. Neyse sonu tatlıya bağlandı. Sevenler sevdiklerine kavuştular. Fuayede paltolarımızı alırken kulağı sağlam seyirciler operanın belcanto melodileri mırıldanıyorlardı. Bir ana - kız aralarında sopranonun güzel sesini konuşuyorlardı.

Beni kesmedi, aynı operaya 17-18-19 Mart günleri arkaya arkaya bilet aldım. 19-Mart saat 16:00 programı istanbul taksim terör olayı yüzünden iptal edildi. Neyseki önceki 2-sahnelemeyi seyretmiştim.

Cumartesi iptal olunca yandaki Moda sinemasında "Abluka" isimli 8-ay önce vizyona girmiş bir özel Türk filmi seyrettik, günümüzün koşullarını yazar- yönetmen daha önceden nasıl sezmiş inanılır gibi değil. Sonra "bira fabrikası" isimli genç mekanda yerli malt tükettik, ortalık sosyal medya söylentileri yüzünden bomboştu biz doldurduk.

Sahne yönetmenlerini acımasızca eleştirmeyi severim. Nasıl olsa ortada yoklar. Bu eserde yönetmene (Evin Atik) çok iş kalmamış, sanatçılar ve uyumlu koro güçlü- lirik kusursuz sesleri ile eseri alıp götürmüşler. Yalın basit dekor belki de iyi olmuş, kafanız detaylarla karışmıyor, kulağınızı melodilere veriyorsunuz. Orkestra şefi (Paolo Villa) çok güzel yönetiyor. Hakettiği alkışı alıyor.

Eser ilk defa 1957 yılında Ankara'da Türkçe tercüme edilerek oynanmış. Program kataloğunda nostaljik afişi var. Süreyya operasının izleyicileri büyük oranda arkadaş gurupları halinde gelen kadınlardan oluşuyor. Yanlarında beylerini gönüllü veya zorla getiren hanımlar da var. Benim gibi son dakikada iptal bileti kapan tek izleyiciler de var. Eser 2 perde toplam 165 dakika sürüyor, saat 22:30'da bitiyor, ilk perde çok uzun 75 dakika. Süreyya operasının küçük sevimli sıcak mekanı çok güzel, erken gelip ara kat cafe'sinde zaman geçirmek lazım.

***

RODOLFO GÖKTUĞ ALPAŞAR , KENAN DAĞAŞAN , ZAFER ERDAŞ
TERESA NESLİŞAH PEKİN , E.TUĞBA TEKIŞIK
AMİNA DİLRUBA BİLGİ AKGÜN , Nazlı DENİZ BORAN , AYTEN TELEK
ELVİNO CANER AKIN , ERDEM ERDOĞAN
LİSA BURCU SOYSEV , SİREL YAKUPOĞLU , SEVİM ZERENAOĞLU TEK
ALESSİO A.ALP KÖKSAL , A.HAYDAR TAŞ
NOTER O.SERKAN BODUR

***


ORKESTRA ŞEFİ PAOLO VİLLA
SAHNEYE KOYAN EVİN ATİK
DEKOR TAYFUN ÇEBİ
KOSTÜM GÜLAY KORKUT
IŞIK BÜLENT DARCAN
KORO ŞEFİ MİKHAIL ISKROV , PAOLO VİLLA
KOREOGRAFİ ÇİĞDEM ÖZTÜRK (ERKAYA)

***

Haluk Direskeneli, ODTÜ Makina Mühendisliği 1973 mezunu olup, mezuniyetinden itibaren, kamu, özel sektör ve ABD – Türk yabancı ortaklıklarda (B&W, CSWI, AEP, Entergy) ağırlıklı olarak termik santral temel/ detay tasarım, imalat, pazarlama, teklif, satış ve proje yönetimi konularında çalışmış, bugüne kadar termik santral tasarım yazılımları konusunda yerli piyasaya, mühendislik firmalarına, yatırımcılara ve üniversitelere danışmanlık vermiştir. MMO ve ODTÜ Mezunları Derneği Enerji komisyonları üyesidir.


Ankara, 03/21/16